Nasreddin Hoca’yı Tanımak

Yazı Kategorisi:İnceleme-Araştırma,
Yayınlama Tarihi:11 Nisan 2026
Görüntüleme Sayısı:22

EROL BÜYÜKMERİÇ

NASREDDİN HOCA’YI TANIMAK

Anadolu kök kültürünün en güçlü figürlerinden biri olan Nasreddin Hoca, sekiz yüzyıldır sözlü ve yazılı gelenekte varlığını sürdürmekte. Bu yazı ile Hocamızın birçok yönünü tanımaya çalışacağız.

Nasreddin Hoca’nın Tarih Üstü Kişiliği:

Gelenek ve kimi araştırma sonuçları, Nasreddin Hoca’nın, 1208’de Sivrihisar’da doğup 1285’de Akşehir’de öldüğünü bildirmekle birlikte; O, Aziz Nesin’in de dediği gibi,  “Tarih üstü bir kişiliktir” (Kabacalı, 2000: 45). Hoca tarih üstü bir kişiliktir; çünkü, kendinden önce ve sonra yaşanmış zamanlarda da vardır O. Günümüzde bile… Aşağıda verilen örnekte; M.Ö. VI. yy’da yaşamış yurttaşımız Emirdağlı Ezop’un bir masalı ile benzeşen izlek ortaklığı, Hoca öykülerinin kimi zaman binlerce yıllık Eski Dünya (Anadolu, Roma, Mısır, Mezopotamya) gülmece birikiminin humusundan da beslendiği görülür:

Bir zengin, olanca parasını bahçesine gömer. Para çalınır. Zengin, durumundan yakınınca, Ezop, “Niçin yazıklanıyorsun?” der, “O para çalınmadan da senin değildi, çünkü kullanmıyordun.”

Bu öykü Hoca’da şöyle çeşitlenir:

Hoca, daha önce görmediği bir kente gider. Orada zenginler, küplerini altınla doldurup kapılarının önüne bırakır, övünmek için bir bayrak dikerlermiş. Hoca da kapısının önüne bir küp koyup bayrak dikmiş. Komşuları, küpün taş- toprakla dolu olduğunu görüp de kendisine sorduklarında, Hoca, “Kullanmadıktan sonra,” demiş, “Altınla taş -toprak arasında fark yoktur” (Kabacalı, 2000: 50).

Hoca, Tarih üstü bir kişiliktir; çünkü, kendinden sonra yaşanmış zamanlarda da vardır O. Örneğin,  “Ayna”, “Peştamal” gibi Nasreddin Hoca öykülerinde Hoca’yı, döneminden yüz elli yıl kadar sonra (XV. yüzyılda) yaşamış Timur’la birlikte görürüz.

-Timur çok çirkin bir adammış. Bir gün aynada yüzünü görmüş, başlamış ağlamaya. Ardından, aynayı atıp kesmiş ağlamayı. Ama mecliste bulunan Nasreddin Hoca ağlamayı sürdürmüş. Timur, “Hoca Efendi, sana ne oluyor, bak ben ağlamıyorum, sen de kes ağlamayı” deyince, Hoca, “Ama ben seni görüyorum” demiş (Başgöz, 2005: 38).

-Nasreddin Hoca Timur ile hamamda karşılaşır. Timur, Hoca’ya, “Bana bir değer biç!” der. Hoca da Timur’a, “Kırk akçe edersin” der. Timur, “Be hey Hoca benim peştamalım kırk akçe eder” deyince, Hoca da, “Ben de zaten peştamala değer biçtim, sencileyin bir akçe etmezsin” der (Duman, 2008: 244).

Yine örneğin Hoca, yaşadıkları dönemler arasında beş yüzyıl olan Şair Nesimi  (XIV-XV. yy.) ve Hallac-ı Mansur (IX. yy.) ile aynı öykü içinde birliktedir:

Hallac-ı Mansur, Nesimi ve Nasreddin Hoca bir dervişin öğrencisidirler. Derviş, dergâhın tek kuzusunu her gün keser, öğrencileriyle birlikte yer, sonra kuzuyu yeniden diriltirmiş. Bir gün dervişin yokluğunda, Hallac-ı Mansur kuzuyu kesip asar, Nesimi yüzer, Nasreddin Hoca’da dergâhdaşlarını izleyip güler. Kuzusunun başına gelenleri gören Derviş öfkelenip bu üçüne ilenir: “Kim ki benim kuzumu asmışsa asılsın, yüzmüşse yüzülsün, gülmüşse sonsuza dek ona gülünsün” (Duman, 2008: 47).

Nasreddin Hoca’yı Yaratan Etmenler:                 

Nasreddin Hoca’nın yaşadığı XIII. yy. toplumsal çalkantılarla doludur:                                                          

– Anadolu daha bir yüzyıl önce Haçlı Seferlerinin yıkımından çıkmıştır.

-Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmak üzeredir.

-Selçuklu şehzadeleri arasında taht kavgaları vardır.

– Anadolu, Moğol yayılmacılığı altındadır.

-Anadolu’da ayaklanmalar başlar (Babailer, Cimri, Hatiroğlu Şerafettin).

-Konya, Karamanoğulları’nın egemenliğine geçer.

-Anadolu’da kıtlık baş gösterir.

Yunus Emre şiirlerinde de izlenebilen [Gitti beyler mürveti/ Binmişler birer atı/ Yediği insan eti/ İçtikleri kan olasır] bu ortam, sıradan insanların çok korumasız bir duruma düşmelerine ve yerel güçlere av olmalarına tanıktır(Kılıçbay, 1996: 7).

Onca zorlu, sıkıntılı günleri yaşayan halk, bütün bu acıları; kendine dayanma gücü veren Nasreddin Hoca gülmece öyküleriyle göğüsleyip aşar. Bu olguya, “gülmecenin/ mizahın” iyileştirici işlevi diyebiliriz.

Nasreddin Hoca Dönemi Öyküleri:

Hoca’nın yaşadığı dönemde öykülerinin sayısı yüzü geçmez. Bu olgu yine bir Nasreddin Hoca öyküsünde dile getirilir:

Dönemin şeyhlerinden biri Nasreddin Hoca’ya, “Hoca şu nüktelerinin sayısını üç yüze çıkar da sana nüktedanlık payesi vereyim” der. Hoca da, “Şeyhim himmetin var olsun. Ben iki yüzlülüğü bile beceremiyorum. Üç yüzlü olursam ne yaparım” der (Duman, 2008: 307).

Daha Sonraki Dönemlerde Nasreddin Hoca:

Nasreddin Hoca öyküleri,  XV-XIX. yy’lar arasında “el yazması” olarak yazıya geçirilmiştir. Türkiye ve Batılı ülkelerin kitaplıklarında bulunan “yazmaların” sayısı bugün 68’dir (Duman, 2008: 13).

Nasreddin Hoca Kitapları:

Baskı tekniğinin geliştiği XIX. yy’dan başlayarak ülkemizde ve ülke dışında basılan birçok Nasreddin Hoca kitaplarıyla Hoca’nın öyküleri ülkemizde ve dünyada yaygınlaşmıştır. Bugün bu kitapların sayısı 2300 dolayındadır.

Son dönemde yayımlanan Pertev Naili Boratav’ın 1996’da yayımlanan Nasreddin Hoca’sı ile Dr. Mustafa Duman’ın 2008’de yayımlanan Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası, kök kültürümüz alanında verilen en önemli yapıtlardır.

Pertev Naili Boratav’ın “Nasreddin Hoca” Kitabı Üzerine:

Pertev Naili Boratav’ın “Nasreddin Hoca” kitabı 1995 yılında YKY tarafından basılır. Ancak içerdiği açık- saçık öyküler yüzünden depoya kaldırılır. Bu olay Enis Batur’u işinden eder. Ertesi yıl UNESCO, Nasreddin Hoca yılı ilan eder. Aynı yıl Kitabın “YKY” baskısı Edebiyatçılar Derneği tarafından yayımlanır. Kitabın önsözünde dönemin YKY genel yayın yönetmeni Enis Batur, yapıtı “başyapıt/ opus magnum” olarak niteler (Boratav, 2006: 8). Kitap günümüzde başka yayınevlerince de basılır.

Nasreddin Hoca Öyküleri Anadolu İnsanının Ortak Zekâsının Ürünüdür:

Halkın acıları, kendini ezenlerle alay etme isteği, karşıtlıklar, yaşanan kaltabanlıklar, ahmaklıklar, Hoca’nın öykülerinde “gülmeceye” dönüşür. Halkın Hoca’ya karşılıksız olarak verdiği armağanlardır bunlar. Öyle bir armağan ki, hocadan yansıyıp yine halka dönerek, “yaratılan gülmece” ile kötülüklerden, acılardan “arınmayı/katarsisi” sağlayan… İşlevsel bu gülmece, arınmayı sağladığı için insanı sağaltıcı özelliğindedir. Sağaltıcıdır çünkü; kişi Hoca’yla özdeşleşirken O’nda kendini görür. Kendiyle yüzleşen kişi de özeleştiriye, dolayısıyla arınmaya yönelir.
Aziz Nesin, “Nasreddin Hoca derken, Türk halkının kendisini anlamaktayız. Böylece Türk halkı, kendi kendinle alay edebilme olgunluğunu göstermiştir. Goethe, ‘kendisiyle alay edemeyen, olgun insan olamaz,’ der (Nesin, 1973).

Nasreddin Hoca ve Kara Gülmece:
Kara gülmece acılardan, gözyaşlarından ağdırılır. Bu yüzdendir ki, Nasreddin Hoca öyküleri, “kara gülmecenin” örnekleriyle doludur. Nazım Hikmet, Kuvayi Milliye destanında bu olguyu görkemli bir eğretileme ile şu dizelerle betimler:
O, Nasreddin Hoca gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir
Ve yine Nazım Hikmet’in deyişiyle, Türk halkı bu öykülere ağlamanın yerine, gülmüştür  (Nesin, 1973:49).

Nasreddin Hoca’nın Çeşitli Yönlerini Yansıtan Birkaç Öykü:
Hoca, yoksuldur, yaşam derdindedir. Açlığını gidermek için bir öğünlük aş sağlama uğraşısıyla geçer günleri:
Nasreddin Hoca bir gün Konya’da, bir helvacı dükkânına dalar. Karnı açtır; başlar helvaları yemeye.  Helvacı, “Bey, para!” der. Hoca aldırmaz, atıştırmaya devam eder. Adam, parayı alamayınca Hoca’yı bir güzel döver.  Hoca,  “İşte bu Konya böyle; adama helvayı döve döve yedirirler” der
(Duman, 2008: 179).

Hoca, kimi zaman hırsızlık da yapar. Ne ki hiçbir hırsızlık olayında  bir çalma düşüncesi içinde görmeyiz O’nu. Açlığının acısını biraz dindirmek için çalmıştır yalnızca. Ve de hırsızlığı hiç beceremez. Her defasında yakalanır çünkü (Bu davranış; haraç verme, ganimet, göz hakkı gibi edimlerin hüküm sürdüğü fütühat döneminin değer yargıları içinde doğallaştırılmış bir edim olarak da görülebilir (Tunalı, 2007: 17):

Bir gün Hoca omzunda bir merdiven, yabancı bir meyve bahçesine dalmış. Ansızın bostancı belirip, “Sen kimsin, burada ne arasın?” dediğinde,  Hoca ağacın tepesinden,  “Merdiven satarım” demiş. Bostancı, “Burada merdiven satılır mı?” deyince, Hoca, “Be hey cahil, merdiven nerede olsa satılır” demiş (Duman, 2008: 181).

Hoca, dünyada yaşanan adaletsizlikler karşısında Tanrı’ya sitemkârdır:

Nasreddin Hoca her yıl fitresini, bir zengine verirmiş. Neden böyle yaptığını sormuşlar. Hoca, “Tanrı kime veriyorsa, ben de ona veriyorum,” demiş (Duman, 2008: 328).

Hoca’nın cami hocalığı da yaptığı söylenir. Ancak O, softa değildir. Çağını aşan hoşgörülü bir din adamıdır:

Hoca Ramazan’da oruç tutmaz, ama sahurları hiç kaçırmazmış. Mollalar, “A Hoca,  hadi oruç tutmazsın, peki niçin sahura kalkıp yersin?” demişler. Hoca, “Farzı terk ettiysem, sünneti de mi terk edeyim yani” demiş (Kabacalı, 2000: 263).

Halk Hoca’yı evliya mertebesine de yüceltmiştir:

Birçok eski yazmada Hoca, öykülerinde  Rahmetullahi aleyh sözleriyle anılır. Bu deyiş, -Arapça’da-  “Allah’ın rahmeti (onun) üzerine olsun” anlamına gelen sözcük öbeğidir. Evliyanın, İslam bilginlerinin ve İslam’a emeği geçmiş kişilerin adları anıldığında yazılır veya söylenir.

Hoca’nın ölümünden bir süre sonra, halk, Cuma namazında iken dışardan, “Ey cemaat, Hoca Rahmetullahi aleyh, sandukasından kalkmış sizi görmek ister” diye bir ses duyulur: Cemaat Hoca’nın türbesine koşar. Görürler ki, söylendiği gibi bir durum yoktur. Halk, Hoca’nın sağlığında olduğu gibi kendilerine bir şaka yaptığını düşünür.  O sırada caminin kubbesi yıkılır ve kimseye bir şey olmaz.  Öykünün geçtiği yazmaya şöyle bir not düşülür: 
“Hoca ne büyük mertebeden bir evliyaymış ki, merhum olduktan sonra dahi kerameti ortaya çıkmıştır,”
(Boratav, 2006: 33).

Bayburtlu Osman’ın 1581’ de yazdığı bir kitapta 784 evliya adı anılır. Bunlardan biri de Nasreddin Hoca’dır.

Hoca’nın kimi deyişleri deyim ya da atasözüne dönüşmüştür:

Hoca’nın kimi deyişleri, zamanla öykü boyutlarını aşıp ortak dilin varlığına deyim, atasözü olarak katılmıştır (Çotuksöken, 2003: 16):  “Bindiği dalı kesmek”,  “Ye kürküm ye”,  “El elin eşeğini türkü ile çağırır”, “Yok devenin başı” gibi:

Nasreddin Hoca, karısının evde eğirdiği iplikleri tüccara satarmış. Tüccar ipliği yok pahasına alırmış. Bu haksızlığa dayanamayan Hoca, iplikleri kilo çeksin diye bir deve başına sarmış. Tüccar, “Bunu içinde taş olmasın Hoca?” diye kuşkulanmış. Hoca da, “Yok devenin başı!” demiş (Kabacalı, 2000: 158).

Hoca’nın eski yazmalardaki kimi öyküleri bilmece yapısında soru yanıt durumunda karşımıza çıkar:

Bir gün Hoca’ya sormuşlar, “Eski ayları ne yaparlar?” diye. Hoca, “Kırpar, kırpar, yıldız yaparlar,” demiş (Başgöz, 2005: 62).

Nasreddin Hoca Öykülerinin Yayılma Alanı:

Nasreddin Hoca öykülerinin birçoğunun yaratılıp gelişmesinde sözlü gelenek öncülük etmiş; yayılmasında ise başlıca etken yazılı gelenek olmuştur. Öyküler, yazma ve basmalar yoluyla özellikle Osmanlı’nın yayılma alanında ve Türk Dili konuşulan çok geniş bir coğrafyada yayılmıştır. Öyküleri, Anadolu’da yakın yerler arasında sözlü ve yazılı gelenek aracılığıyla yayılırken uzak ülkelerde, daha çok yazılı gelenek yoluyla yayılmıştır. Öykülerin konuları aynı olmakla birlikte kahramanın adları yerel uluslarca başka başkadır. Birkaç örnekle; İran’da ve Azerbaycan’da “Molla Nasreddin”, Bulgarlarda  “Kurnaz Peter”, Sırplarda “Ero”, Makedonlarda “İter Peyo”,  Kırımlılarda “Ahmet Akay”, Türkmenistan’da “Ependi”, Doğu Türkistan’da “Afandi”, Özbekistan’da, “Nasriddin Efendi”, Yunanistan‘da, “Anastratin”dir…

Azerbaycan’da Nasreddin Hoca:

Bir mecliste Molla Nasreddin’e, şehirde kaç deli olduğunu sormuşlar. Molla, “Siz akıllıları sorun” demiş, “Onların sayısı azdır. Daha kolay sayılır” (Duman, 2008: 445).

Özbekistan’da  Nasreddin Hoca:

Padişahın sarayın çevresine kale yapılıyormuş. Nasriddin Efendi ustalara, “Bu kaleyi niçin yapıyorsunuz?” diye sormuş. Ustalar, “Uğrular, çapulcular soymasın, diye” demişler. Nasriddin Efendi yeniden sormuş: “İçerden mi, dışardan mı?” (Duman, 2008: 514).

Türkmenistan’da Nasreddin Hoca:

Ependi yolda bir ayna bulur. Aynaya bakınca kendini görüp: “Yahu bu ayna senin miydi? Ben yolda sahipsiz yatan bir şey sandım. Senin ise alabilirsin” deyip aynayı yola atar (Duman, 2008: 548).

Uygurlar’da Nasreddin Hoca:

Nasreddin Efendi’ye sormuşlar: “Efendi, neden kimi insanlar yoksul, kimi insanlar zengindir? Efendi şöyle yanıt vermiş: “Servet ve para su gibidir. Alçak yerlerde toplanır  (Duman, 2008: 542).

Kazaklar’da Nasreddin Hoca:

Nasreddin Hoca’nın komşusuna altmış kuruş borcu varmış.. Komşusu parayı isteyince, Hoca, parası olmadığını söylemiş. Komşusu, “Şimdi ödemezsen, senden öteki dünyadan alırım” deyince, Hoca, “Öyleyse altmış kuruş daha ver” demiş  (Duman, 2008: 555).

İran’da Nasreddin Hoca:

Molla Nasreddin’in karısı ölmüş. Molla Nasriddin, komşu kadınları çağırıp,bakire, güzel, zengin ve hoşsohbet bir kıza elçi olmalarını istemiş. Kadınlar, “Nerden bulalım böyle bir kızı” demişler. Molla Nasreddin de, “O zaman bu özelliklerde dört ayrı kız bulun bana,” demiş  (Duman, 2008: 568).

Finlandiya Kazakları’nda Nasreddin Hoca:

Padişah bir gün ava çıkmış. Yemeğini Nasreddin Hoca’nın işlettiği kervansarayda yemiş. Hoca, padişaha yaptığı omlet karşılığında bin akçe istemiş. Padişah şaşırmış. “Allah Allah, çok pahallı. Burada yumurta bulunmaz bir mal mıdır?” diye sormuş. Hoca, “Burada yumurta boldur, ama padişah bulunmaz!” demiş (Duman, 2008: 436).

Tatarlar’da Nasreddin Hoca:

Nasreddin Efendi, çok susamış. Su içmek için çeşmeye yanaşmış. Çeşmenin tıkacını çekip çıkarınca baştan aşağı ıslanmış. Efendi, “Güzel” demiş. “Abdest almaya gerek kalmadı (Duman, 2008: 528).

Bulgaristan’da  Nasreddin Hoca:

Nasreddin Hoca Kurnaz Peter’e, “Peter, sana bir sır vermek için güvenebilir miyim?” demiş, Peter, “Kendine güvendiğin kadar güvenebilirsin,” deyince, Hoca, “Madem öyle, sana hiçbir zaman güvenemem, “ demiş  (Duman, 2008: 419).

Kurnaz Peter, Bulgarların Nasreddin Hoca’ya karşı yarattıkları bir figürdür.  Kurnaz Peter’in kişiliğinde Bulgarlar 400 yıla yakın egemenliklerinde yaşadıkları Osmanlılar karşısında zedelenen ulusal gururlarını onarmak olanağını bulurlar.  Kurnaz Peter, çoğu kez Nasreddin Hoca’yı alt eder. Bu durumu Nasreddin Hoca ve Timur arasında geçmiş gibi aktarılan olaylarda Hoca’nın her seferinde Timur’u yenmesine benzetebiliriz. Buna karşın, Nasreddin Hoca, görkemli kişiliği ile diğer ülkelerde olduğu gibi Bulgaristan’da da günümüze dek Nasreddin Hoca olarak gelebilmiştir (Duman, 2008: 154).

Nasreddin Hoca’nın Sivrihisarlılığı Üzerine:

Gelenek ve kimi araştırma sonuçları, Nasreddin Hoca’nın Sivrihisar’da doğduğunu, yaşamının bir bölümünü burada geçirdikten sonra, Seyyit Mahmut Hayrani’ninin öğrencisi olmak için Akşehir’e taşındığını ve orada öldüğünü ortaya koymaktadır. Burada tartışılan en önemli soru Pertev Naili Boratav’ın; Sivrihisarlıların mı Hoca’nın nekre kişiliğini yarattığı, yoksa Sivrihisarlıların Hoca’dan dolayı mı nekre (beklenmedik, hoş ve şaşırtıcı sözler söyleyen, güldürücü öyküler anlatan kimse) kişiler olduğu sorusudur. Boratav, Hoca’dan dolayı olduğunu söylemekle birlikte her iki durumun da birbirini beslediğini söyler. Çünkü ilk yazmalarda öyküler Sivrihisarlılar adına iken daha sonraları Hoca’ya yüklenmiştir (Boratav, 2006: 58).

Boratav’ın, incelediği yazmalardan edindiği izlenime göre, ilk kaynaklarda Sivrihisarlılar adına kayıtlı öyküler, sonradan Nasreddin Hoca’ya bağlanmıştır:

Üç Sivrihisarlı, Mekke’ye yollanmışlar. Mekke-i Mükerreme göründüğünde, içlerinden biri, “Evimdeki Hoşkadem cariyem azad olsun” der. Biri, “Evimdeki Benefşe cariyem azad olsun” der. Üçüncü Sivrihisarlı da, “Benim cariyem yok, kayınvaldem azad olsun” der.

Bu öykü daha sonraki yazma ve kitaplarda Nasreddin Hoca’ya bağlı olarak anlatılır:

Nasreddin Hoca, üç arkadaşıyla birlikte Hac yoluna koyulur. Sağ salim Medine’ye vardıklarında, içlerinden biri, “Evimdeki Gülbeyaz cariyem azad olsun” der. Diğeri, evimdeki Salime cariyem azad olsun” der. Hoca da, “Benim evde cariyem yok, karım azad olsun” der. Arkadaşları, “Hoca, ne yaptın, karını boşadın” deyince; Hoca, “Ondan usanmıştım” der (Duman, 2008: 22).
Nasreddin Hoca Öykülerinde Açık-Saçıklık:
Nasreddin Hoca’nın yazmalarda ve sözlü gelenekteki kimi öyküleri açık- saçık anlatım içerir. Bu olgu alanla ilgili araştırmacıları ikiye bölmüştür. Kimi araştırmacılar bu tür öykülerin Nasreddin Hoca’ya ait olmadığını ve bütünüyle atılmasını istemektedir. Örneğin bu konuda sesini çokça yükselten Saim Sakaoğlu bir bildirisinde şöyle der:

Bizim olan ve varlığıyla övündüğümüz Nasreddin Hocamızı, birtakım ne idiğü belirsiz fıkraların kahramanı yapmayalım. Taşıdığı adla asla bağdaşmayacak olayların kahramanı olarak sunulan fıkraları onun adından uzaklaştıralım (Sakaoğlu, 2009: 716).
Kimi halkbilim araştırmacıları ise, çocuklara ve gençlere yönelik yayınlarda titizlik göstermenin yerinde olacağını; ancak halkın oluşturduğu halkbilim ürünlerine sansür uygulamanın bilime aykırı olduğunu söylemektedirler. Pertev Naili Boratav, Memet Fuat, İlhan Başgöz, Yusuf Çotuksöken  ve Mustafa Duman gibi araştırmacılar bu yaklaşımın sözcüsüdürler…

bu olguya bilimsel yanıt, Pertev Nail Boratav’ın halk edebiyatı üzerine yapılması gerekenler Yine bağlamında aydınlara, üniversitelere bilimsel bir görev yüklenmelerini öngören yaklaşımıdır:
Özetle: “Her toplumun değişmesini olağan gören ve değişim ile birlikte geleneğin yeni koşullara göre değişmesine şaşırıp eseflenmeyen, ne ki, onları incelemekten de geri durmayan aydınlara, üniversitelere gereksinim vardır” (Boratav, 1991: 163).

Nasreddin Hoca Öykülerinde Sansür:
Nasreddin Hoca öykülerinde ilk devlet sansürü 1480 yılında Cem Sultan’ın buyruğu ile yazılan Ebûl Hayr-ı Rumî’nin Saltuknamesi’de görülür. Hoca’nın açık- saçık anlatımında keramet aranır. II. Abdülhamit döneminde Hoca’nın açık saçık öykülerini içeren 264 Nasreddin Hoca kitabı yakılır. Baha-i (Velet Çelebi), “Letaif-i Nasreddiin Hoca” kitabında açık- saçık bulduğu birçok öyküyü almamış, kimilerini de kendine göre edepli duruma getirmiştir. (Duman, 2008: 111-114). Günümüzde de bu sansür edimine eğilim sürmesine karşın Hoca’nın öyküleri ve kişiliği kimi kongrelerde – sempozyumlarda çeşitli disiplinler altında araştırılıyor.

Nasreddin Hoca ve Cuha:

Cuha, Arap dünyasının VIII yy. da yaşadığı söylenen büyük gülmece kahramanıdır. Cuha öykülerinin yayılma alanı Arap kültürünün etkilerinin görüldüğü ülkelerdir. Nasreddin Hoca ile Cuha aynı kişi değildir. Taş baskı ve baskı tekniğinin gelişmesiyle birlikte yapılan çeviriler yoluyla Hoca’nın ve Cuha’nın öyküleri birbirine karışmıştır.

Cuha’ya ait olup Nasreddin Hoca’ya mal edilen bir öyküye örnek:

Cuha, cenazenin arkasından ağlayan çocuğun, “Seni ışık, yemek, yatak olmayan bir yere götürüyorlar” dediğini duyunca, babasına, “Eyvah, cenazeyi bize götürüyorlar sanırım” der (Mevlana-Mesnevi’den).

Nasreddin Hoca’ya ait olup Cuha’ya mal edilen bir öyküye örnek:

Eşeğini ödünç isteyen komşusuna Hoca, “Oğlan eşeği alıp pazara gitti” der. Tam o sırada eşek ahırdan anırır. Komşusu, “Hoca, sakalından utan, işte eşek ahırda! Niye yalan söylersin!” diye çıkışır. Hoca da hiç aldırmadan komşusuna, “Bana mı inanıyorsun yoksa eşeğe mi?” der (Duman, 2008: 91-108).
NASREDDİN HOCA’NIN SANAT ALANINDA YAŞATILMASI.
Nasreddin Hoca üzerine; şiir, resim, karikatür, heykel, müzik, tiyatro ve sinema gibi sanat alanının hemen her dalında ürünler verilmiştir. Konumuz bağlamında karikatür alanında yapılan en önemli çalışma, Karikatürcüler Derneği ile Akşehir Nasreddin Hoca ve Turizm Dernegi’nin 1974 yılından başlayarak  -kimi siyasi kesintilerle-uluslararası olarak sürdürdüğü “Nasreddin Hoca” karikatür yarışmasıdır.

 Karikatür Sanatı ile Nasrettin Hoca’yı Anlatmak
Karikatür, kısaca, çizgiyle gülmece yapmaca sanatıdır. Hıfzı Topuz, “Dünya Karikatürü” adlı kitabında çok kapsamlı olarak açıklar karikatür sanatını. Özetlenebilen kadarıyla: Bireyin ya da toplumun yaşam gerçekliğindeki  çelişkilerinin hoş ve özgürce ortaya konularak tasarlanmış, düşündürüp güldüren ya da güldürüp düşündüren, desen, çizgi ya da plastik sanatlarla yapılmış gülmece sanatının bir alt dalıdır (Topuz, 1997: 9-13).

Eskişehir’de Nasreddin Hoca Karikatür Sanatı

Eskişehirimize 2004 yılında Anadolu Üniversitesi Karikatür Sanatını Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne bağlı olarak karikatür müzesi kazandırma uğraşlarında büyük emeği geçen öncü sanatçı Atila Özer’in Nasreddin Hoca’nın doğumunun 800’üncü yılı dolayısı ile 2008’de Eskişehir’de Nasreddin Hoca sergisi ile Özer’in fırçasından Atila Özer tarafından günümüze uyarlanmış karikatürleri sergilenir.

Aynı yıl Nasreddin Hocamızın doğum gününü kutlayan aşağıda söz edeceğim Nasreddin Hoca ile ilgili karikatür kitabım yayımlandı. Ve Akşehir 21. Yüzyılı Nasreddin Hoca ile Anlamak Uluslararası Sempozyumu’nda sergilendi.

“ÇAĞDAŞ YORUMLA NASREDDİN HOCA” KİTABIMDA KARİKATÜR VE ŞİİRLERİM

İlk Nasreddin Hoca karikatürüm 2007’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi Karikatür Müzesinde “Nasreddin Hoca Karma Karikatür Sergisi’nde” sergilendi.

Sonra hızla üretime koyuldum. Birkaç yıl öncesinde Sevgili Rahmi Emec’e açmıştım projemi. Bu yüzden aşağıdaki röportajı yayınlamayı borç bilirim.

KÜRESELLEŞMENİN İYİCİL ÖNCÜSÜ:  NASREDDİN HOCA

Erol Büyükmeriç, çocuk edebiyatında verdiği ürünlerin yanı sıra, karikatür alanında da ürün veriyor. Nasreddin Hoca’yı 800. doğum yıldönümünde tamamen Hoca’ya ait çizgileriyle selamlıyor. Hoca, onun çizgileriyle günümüze gelip aramıza karışıyor. Büyükmeriç’in karikatürleri, onu yeniden yorumlayıp, bize aktarıyor, dudağımızda bir gülümseme oluştururken, bizi yeniden düşünmeye zorluyor. Erol Büyükmeriç ile, Nasreddin Hoca karikatür albümünü konuştuk.

RAHMİ EMEÇ: Nasreddin Hoca karikatürlerini çalışmak nereden aklınıza geldi? Ne zaman başladınız çalışmaya ve ne kadar sürdü?

EROL  BÜYÜKMERİÇ: Anımsarsın, seninle 2003’de yaptığımız bir söyleşimizde sen “Karikatür çalışmaların ikinci planda duruyor gibi” demiş, ben de “Bir gün kesinlikle bir karikatür dosyam olacak” demiştim. Evet, roman ve şiir ağırlıklı bir yürüyüş içinde olsam da bir karikatür dosyası yapmak sözüm vardı kendime. Çünkü karikatür çocukluğumdan bu yana benimle birlikte büyüyen bir sevdamdı. İki yıl önce de bu dosyanın Nasreddin Hoca’yla ilgili olmasına karar verdim. Ona 800. doğum yıldönümü dolayısıyla bir armağan vermek üzere… Bu süreçte ulaşabildiğim kaynaklardan Nasreddin Hoca’yı tanımaya, fıkralarındaki güldürü anlayışını yakalamaya, sonra da Hoca’nın fıkralarını yeniden üreterek yorumlamaya çalıştım. İlk karikatürlerimden bir – ikisi 2007’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi Karikatür Müzesinde “Nasreddin Hoca Karma Karikatür Sergisi’nde” sergilendi. Sonra hızla üretime başladım… Yüz kadar nükte ürettim. Aralarından otuz beşini seçip yayımlattım.

R. E: Hoca’nın fıkraları sözlü geleneğin ürünleridir. Siz ise sözsüz, salt çizgilerle yorumlamışsınız Hoca’yı… Yalınca…

E. B: Evet, söz kullanmadım. Günümüzde Nasreddin Hoca çizgilerle de yorumlanabiliyor. Benim de asıl amacım buydu. Ayrıca karikatür anlayışım da bunu gerektiriyordu… Bir de, kendime özgü bir Nasreddin Hoca tipi yakalamaya çok özeniyordum… Yalınlığına gelince; her çizerin kendine özgü bir biçemi vardır. Benim de yeğlediğim biçem bu…

R. E: Sizce, Nasreddin Hoca’nın ‘globalleşen dünyada’ yeri nedir?

E. B: Sevgili Rahmi, sorunu yanıtlamadan, küreselleşme kavramından ne anladığımı  açımlamaya çalışayım sana önce. Öznel olarak tabii… “Küreselleşme” olgusu günümüzde “tanım koyucular” tarafından “olumlu” ve “olumsuz” olarak anlamlandırılıyor. Olumlu tanım; küreselleşme, çok çok iyidir. Çünkü toplum bilimsel, ekonomik, siyasal, teknolojik, ekinsel vb. olgular insanı birbirine yakınlaştıracak, kaynaştıracak  ve böylelikle insanlığın yüzyıllardır düşülkesi (ütopyası) olan “mutlu dünya” gerçekleşecektir. Bu önerme, dünya  anamalının sahibi- devletlerden de varsıl-  bir avuç ekonomik kuruluşun, ve bu kuruluşların güdümündeki yerel katmanlardaki sözcülerinin (siyasi erk, medya vb…) de benimsediği ve insanlığa benimsetmek istediği bir tanımdır. Ne ki, olgunun özünde insana değgin “mış” gibi gözükebilecek denli bir değer iminin varlığı görece tartışmalıdır. Olumsuz tanımı ise, küreselleşme çok çok kötüdür. Çünkü yine “dünya anamalının sahibi  bir avuç ekonomik kuruluşun” toplum bilimsel, ekonomik, siyasal, askeri, teknolojik, ekinsel vb. olguları ve de en önemlisi yerel katmanda temsilcilerini  kullanarak dünyanın (dahası evrenin kotarabilinecek her bir parçasının) ve insanlığın  yabanılca efendisi olmanın bir yöntemidir. Bu birbirini besleyen ve de dile getirilmesi çekinceli olan (!) iki tanımın,  sorunun bağlamında Nasreddin Hoca ile bağıntısına gelince; Hoca zaten küreselleşmenin yukardaki tanımlarla belki de pek ilgisi olmayan -insansal odaklı- iyicil öncüsüdür. Çünkü teknolojinin bu güne görece çok geri olduğu dönemlerde bile o, Anadolu’nun bağrından çıkıp hemen hemen tüm “eski karada” (Asya, Avrupa ve Afrika’da)  ya kendi adıyla ya da yerel adlarla vardır zaten. Öykülerinde tabii… çünkü fütühat (yengiler, utkular) döneminin acılarına, toplum bilimsel evrilmenin  dönüşüm sancılarına onun öyküleriyle göğüs gerebilmişlerdir insanlar/ toplumlar. Yoksulluğa, kötülüklere, sömürüye, kaltabanlığa, yobazlığa, açlığa, kıtlığa, salgın hastalıklara vb… Şunu da eklemeliyim: Hoca bir güldürü ustasıdır. Güldürünün  kaynağı ise  insanlığın çevresinde gördüğü dahası içine düştüğü ahmaklıklardır, yaşadığı acılardır, uğradığı haksızlıklardır, insanın doğasını yaralayan, insanı yok eden durumlardır.

R. E: Sizce, Nasreddin Hoca’yı yaşatan ve 800 yıldır var eden kaynaklar nelerdir?

E. B: Tek kaynak insandır, insanın insansal durumlarıdır. Hoca’nın insanımızdaki uzun yürüyüşüdür ya da insanın Hoca’da… Çünkü Nasredddin Hoca, tarih üstü özelliğinde olan bir kişidir. 13. yüzyılda doğduğu söylense bile o her dönemde vardır. Günümüzde bile… Öyle olmasaydı Evliya Çelebi onun Timur’la çağdaş olduğunu Seyahatname’sinde yazar mıydı. Dahası o tarih öncesinde de vardır bir bakıma. Aziz Nesin, Hocamız için, “doğumundan önce ve ölümünden sonra yaşayan tek insandır” der. Şunu söylüyor olsa gerek; on bin yıllık Anadolu uygarlığının insansal birikimi…  Ve yine Anadolu insanının güldürü anlayışı… Şunu da eklemeliyim Nasreddin Hoca’nın sağlığında ona değgin olduğu sanılan 100-200 öyküsü var. Bu gün ise Hoca öyküleri binleri aşkın. Bu şu demek, insanımız Nasreddin Hoca’ya kendi yarattığı öyküleri gönüllüce armağan etmiş… Hoca’yla insanımız arasında tam bir özdeşlik…

R. E: Hoca’yı çizgilerle yorumlayışınız; örneğin Hoca’nın “ye kürküm ye” fıkrasını –ki bu öykü gösteriş yapmayı, insana değil maddeye tapınmayı eleştiren kara bir güldürüdür- yorumlarken dilimize bir eleştiri anlatım yolu olarak yerleşen ve bir özdeyişe dönüşen nüktesini siz başka bir nükteye dönüştürmüşsünüz. Bunu yaparken, günümüzde hala karşılığını bulan Hoca’mızın bu güçlü nüktesinin anlam kaymasına uğrayarak bozunacağından bir kaygı duydunuz mu?

E. B: Bunu düşünmedim değil; ne ki hayır! Hoca’mızın o görkemli nüktesi ne yazık ki karşılığını bularak taş gibi yerinde duruyor günümüzde. Bu bir düş ülkesi ne ki; insanımızın ve tüm insanlığın ekinden, sağlıktan, emek değerinden eğitimden hakça payını alacağı, popüler kültür virüsünden kurtulacağı güne dek Hoca’nın bu özdeyişi hep dillerde olacaktır. Benim bu karikatürümde yapmak istediğim başka bir şey. Hoca’nın öyküsünden yola çıkarak başka bir öykü yaratmak. O da şu; Hoca’nın döneminde kürk giymek doğal olabilir. Ne ki günümüzde kürk giymek, çevrecilik ve hayvan sevgisi bağlamında olumsuzlanan bir etik değerdir. Karikatürümde insanımızın yine o gösteriş merakı sürse de Hoca, tilkiyi canlı olarak omzuna almıştır. Kıyıp tilkinin derisini yüzmemiştir. Ve şöleni neşeyle sevgili bir hayvanla birlikte paylaşmaktadır. (22 Nisan 2008, Sonhaber).

Karikatür Çalışmamda Yöntem:

Kitabımın birinci bölümündeki kimi karikatürlerle örnekle; Hocamızın öykülerinden esinlenerek ve dönüştürücü bir imgeyle ekleme (zeyl) yaparak ikincil bir anlam katmanı ya da katmanları  yaratmaya çalıştım. Şöyle ki: Eklediğim imge dışındaki çizgiler ile Hocamızın öyküsünün aslının resmedilmesine; kendi dönüştürücü imgemi ekleyerek de yeni gülmecesel anlam katmanı oluşturmayı amaçladım… İkinci bölümünde ise yine çağcıl bir anlayışla salt kendi  ürettiğim kimi karikatürlerimi sundum.

Uygulama:

Karikatürü alımlamak/ okumak, süreçler içinde gelişen entelektüel bir birikimi gerektirdiğinden; atölye çalışmamızda önce öykünün aslını kısaca anlatıp sonra karikatürümü oluşturan dönüştürücü imge ya da imgeler yardımıyla dinleyicileri de işlik etkinliğine katarak yorumun birlikte yapılmasını sağlarım. Bu katılımcı uygulama ile oluşa gelecek farklı düşüncelerin katkısıyla karikatür yeniden üretilmiş olacaktır (Efe: 2005: 15)

Kitabımın temel amacı olan çağlara/ dönemlere göre değişen değer yargıları üzerine özellikle vurgu yapacağım. Ayrıca 2024 Everest Çocuk Yayınlarınca basılan son baskısında karikatürlerimi şiirlerimle besleyerek çizgilerime ikincil bir boyut kazandırmak istedim.

                                  (Büyükmeriç, 2009: Kapak)

Kapak karikatürümü beş temel imge ile ürettim:

1-Nasreddin Hoca’yı simgeleyen kovuk.

2-Eşek simgesi.

3-Heybenin içine doldurulmuş Hoca öykülerini çağrıştıran simgeler (eşek, minare, ay, hindi, kazan, fil, tavşan, deve, kedi, leylek vb).

4-Nasreddin Hoca öykülerinin yayıldığı coğrafyayı simgeleyen ülke plaka kodları (TR= Türkiye, AZ= Azerbaycan, BG= Bulgaristan, H= Macaristan, KZ= Kazakistan, UZ= Özbekistan, SYR= Suriye, KS= Kırgızistan gibi).

5- Eşeğin sağrısındaki plaka: 26NHO42.

Yaratmak istediğim algılar:

1: Nasreddin Hoca Eskişehir’de doğmuş Akşehir’de ölmüştür. 

2: Nasreddin Hoca öyküleri Anadolu’yu da aşan çok büyük bir coğrafyada yayılmıştır.

3: Nasreddin Hoca, gülmece öykülerini çok geniş bir zaman aralığında yine geniş bir coğrafyaya taşıyan bir bağlamda ulu bir Türk gezginidir.

“Sunu” karikatürüm, “potlaç kültürü”nün bir uyarlamasıdır: Potlaç; karşılıklı armağan verme kültürünün bir biçimidir. Hocamızın küçük teşekkürüne benim içten ve daha büyük teşekkürümdür bu kitabım; bana esin kaynağı olduğu için… Hoca gülmece kültürümüzün ortak köküdür çünkü.  Ve de çünkü, O vermiştir esini;  Cemlerin, Ramizlerin, Turhan Selçukların, Semih Balcıoğullarının, Aziz Nesinlerin, Muzeffer İzgülerin fırçalarına -kalemlerine…

 Nasreddin Hoca Öykülerinden Esinlenerek Ürettiğim Kimi Karikatürler:

Hoca, eşeğine binmiş gidiyormuş. İçi dolu çuval da kendi sırtında… Görenler, “Bre Hoca” demişler, “Eşek varken, çuvalı niye sırtına aldın?”
“Ne yaparsın” demiş Hoca, “Zavallı hayvan benim bütün kahrımı çekiyor zaten. Kendi bindiğim yetmiyormuş gibi çuvalı da ona taşıtmaya gönlüm razı olmadı”
(Kabacalı, 2000: 116).

Bu karikatürümde “balon” imgesini yok sayarsak öykünün yapısı bozulmaz. Yalnızca öykü resmedilmiş olur. Havadan hafif bir gazla dolu balon imgesini eklediğimizde, öykü aslını da korurken gülmecesel başka bir anlam katmanına geçerek ayrımlı bir öyküye dönüşür.  Böylelikle Hoca, bilimin bir kolaylaştırıcısıyla (balonla) eşeğine yükün ağırlığını vermeyerek, kişiliği ile ilgili iyicil bir algı yaratır okurda…

Karikatürle ilgili şiirim:

EŞEĞİM YORULMASIN

Bir gün Nasreddin Hoca

Eşeğinin sırtında

Giderken yolda

Demişler: Hoca Hoca!

Eşeğin terkisi varken

Neden yükün omzunda?

Demiş o da:

Eşeğim bugün çok yorgun

Ondan aldım omzuma

Ama, demişler:

Taşımıyor mu eşek aynı yükü?

Demiş Hoca da:

Balon var ya

Asıl o taşıyor yükü

Hoca bir gün evinin penceresinde oturmuş, sokağı seyrediyormuş. Derken yağmur başlamış. Hoca bakmış ki, komşusu koşa koşa evine gidiyor, zırıl zırıl da ıslanıyor; alaylı alaylı seslenmiş pencereden: “Hey komşum Tanrı’nın rahmetinden kaçılır mı hiç?” diye. Komşusu utancından koşmayı kesmiş, hayli de ıslanmış tabii… Ertesi gün, bu kez komşusu Hoca’yı yağmurdan kaçarken görmüş. “Hocam” diye seslenmiş hemen taşı gediğine koymak için, “Hani Tanrı’nın rahmetinden kaçılmazdı?” Hoca, koşmayı sürdürerek yanıtlamış komşusunu: “Ben Tanrı’nın rahmetinden kaçmıyorum, yere düşen rahmeti çiğnemeyeyim, diye koşuyorum (Gölpınarlı, 1961: 31).
Şemsiye imgesiyle hem bu öyküyü iyicil bağlamda beslemiş oldum, hem de yeni bir anlam katmanı yaratmak istedim. Şöyle ki; -Hoca’yı biraz da “saf” konumuna düşürerek- Hoca’nın, şemsiye ile önünde bir kuru alan yaratıp hep o kuruluğa yetişmek için koşarken ıslanmasını…

Karikatürle ilgili şiirim:

YAĞMURA BASMADAN ISLANMAK

Yağmurlu bir günde

Hoca pencereden bakarken

Komşusunu görmüş koşarken

Demiş Hoca: Komşu komşu!

Kaçılır mı Tanrı’nın rahmetinden?

Komşusu çok utanmış

Hız kesip yavaşlamış

Doğal ki üstü başı

Sırılsıklam ıslanmış

Ertesi gün bu defa

Hoca tutulmuş yağmura

Koşarak yağmurda giderken

Komşu seslenmiş pencereden:

Hoca Hoca!  Dün ne demiştin bana?

Kaçılır mı Tanrı’nın rahmetinden?

Demiş Hoca da: Bak şemsiyem var

Tanrı’nın rahmetine kim basar?


Hoca bir gün eşeğine ters binmiş. “Hoca neden eşeğe ters bindin?” demişler. Hoca, “Doğru binsem arkamda kalıyorsunuz, siz önde giderseniz ben arkada kalacağım, iyisi mi yüz- yüze gidelim, karşılıklı konuşabilelim, diye” demiş (Çotuksöken, 2003: 125).
Cihan Demirci’den bu öyküye yorum: Mizahçı, ters adamdır ve hayata tersten bakar.  Tersten bakar ama ileri gider. Bu yüzden Hoca, mizahçılara gidilmesi gereken yönü göstermiştir. (Demirci, 2008: 78)

Çocuğun otostop işareti yapan eli ile öykünün anlam katmanını dönüştürerek günümüz yaşamına uyarlanabilen bir öykü yaratmak istedim. Medine Sivri, bu karikatürüme ilişkin yaptığı yorumda; “Çocuk, Hoca’ya otostop çekmektedir. Ancak, karikatürde, Hoca eşeğe ters binse de yönü çocuktan tarafadır” diyerek – benim karikatürü tasarlarken usuma gelmeyen- çağcıl ve iyicil bir düşünce algısını öne çıkarır.  (Sivri, 2010: 283).

Karikatürle ilgili şiirim:

                                                                  OTOSTOP

Bir gün Nasreddin Hoca

Eşeğine ters binmiş

Gider iken bir yolda

Aldanıp oturuşuna

El kaldırır bir çocuk

Hoca: Olmaz! Der eliyle

Duruşuma bakma sen

Ben giderim ters yöne

 Nasreddin Hoca bir gün eşeğine binmiş bağa gidiyormuş. Yolda gösterişli bir ata binmiş, kendini beğenmiş biri ile karşılaşmış. Adam dalga geçercesine, “Merhaba Hoca” demiş, “Eşek nasıl gidiyor?” Hoca, da, “Görmüyor musun, atla bir gidiyor” demiş (Çotuksöken, 2003: 74).

Bu karikatürümde yükseltilmiş semer imgesini kullanarak öyküdeki anlam katmanını güçlendirmek istedim. Hoca, atlı ile hem aynı hizada, hem de aynı yükseklikte gider…

Karikatürle ilgili şiirim:

HEM SIRADAN HEM YUKARDAN EŞİT

Bir gün eşeğiyle Hoca

Giderken neşeyle yolda

Bir atlı yanaşır yanına

Sorar üstten gülerek

Biraz da küçümseyerek:

Hocam nasıl gidiyor?

Hoca dönüp bakıyor

Hiç de altta kalır mı?

Şöyle süzer adamı

Der: Görüyorsun işte

Her türlü görünüşte

                       Hem sıradan

                                    Hem yukardan

                                Eşitiz, diye


Bu karikatürümde öykünün özünü bozmadım.  Gösterişi yeren bu öyküye karikatürümle bir eleştirel boyut daha katarak; değer yargılarının dönemlere göre değişim göstermesi olgusuna dikkat çekmek istedim. Görüleceği üzere tilkinin kürkü için canına kıymadım. Artık, çağımızda kürk giymeye sıcak bakılmıyor çünkü. Dahası, tilki de Hoca’yla birlikte kardeş    kardeş  şöleni değerlendirir… Mutlu olarak…

Karikatürle ilgili şiirim:,

                                       YEMEĞİ KÜRK MÜ YEDİ TİLKİ Mİ?

                                                         Bir gün Hoca karnı aç

Varıp gitmiş düğüne

Üstü başı eski, diye

Almamışlar içeriye

Gitmiş bu kez Hoca da

Bir tilkiyle omzunda

Kürk sanmışlar tilkiyi

Demişler: Gir içeri!

Oturtmuşlar başköşeye

Buyur! Demişler yemeğe

Hoca demiş tilkiye:

Bu saygınlık sanadır

Haydi dostum sen de ye!

Yemiş bizim tilki de

Hocamızla birlikte

Nasreddin Hoca, bir gün pazarda küçük bir kuşun on altına satıldığını görünce, eve koşar ve kümesteki hindiyi koltuğunun altına alıp pazara gelir. “Yirmi altına hindi” diye pazarda dolaştırır. Görenler, “Aman hocam, bir hindi için yirmi altın çok değil mi?” diye sorarlar. Hoca, “Az önce parmak kadar bir kuş on altına satıldı” der. Onlar, “O papağandı, özelliği var; konuşur” deyince, Hoca da, “O konuşursa, bu da düşünür” der (Duman, 2008: 346).

Hoca’nın öyküsünde hindi düşünüyor ya; ben de hindiyi Hoca’nın karşısında satranç oyununa oturttum. Oyunda hindi Hoca’yı sıkıştırmış, “Şah” diyor. Hindi gerçekte düşünmese bile Hoca’yı mat etmek üzere. Öyleyse buradaki eğretileme Hoca’nın hindinin ve kendinin yerine oynayarak kendini mat etmesidir. Başka bir deyişle, kendi kendine yenilmesidir. İnsanın kendine yenilmesi kimi zaman belki de yüce bir erdemdir… Özeleştiriyi gerektirir çünkü…

Karikatürle ilgili şiirim:

HİNDİ DE DÜŞÜNÜR

Bir gün Nasreddin Hoca

Gittiğinde pazara

  Bir kuşun üç altına

                                                                                     Şaşırmış satıldığına

                                                                                       Bir hindi alıp gelmiş

                                                                                       Bağırmaya başlamış:

                                                                                  Haydi beş altına!

                                                                                       Hindi var beş altına!

                                                                                         Demiş kuşu satanlar:

                                                                                         Hindi etmez o kadar

                                                                            Hoca demiş:

                                                                                           Bunda şaşılacak ne var

                                                                                           Küçücük kuş bu kadar

                                                                                    Ederse elbet eder

                                                                                         Benim hindim o kadar

                                                                        Demişler:

                                                                                         Hoca bu kuş papağan

Özelliği var da ondan

Hoca da demiş:

Benimki de düşünür

Ya da öyle görünür

O zaman demişler:

Düşünüyorsa görelim

Satranç bilir mi hindin?

Hoca, eh görün! demiş

Hindiyi karşısına almış

Gel gelelim üç hamlede

Hoca mat olmuş hindiye

Görenler çok şaşırmış

Kafaları karışmış:

Şimdi yenen hindi mi

Yoksa bizim Hoca mı?

Hoca yoksullaştıkça yoksullaşmış… Her şeyden kıstığı gibi, eşeğin yemini de azaltmış. Bakmış ki eşekte bir değişiklik yok, yemi her gün biraz daha azaltır olmuş. Günün birinde hayvan ölüvermiş. Hoca pek yazıklanmış. “Tuh!” demiş, “Eşeği tam açlığa alıştırmıştım ki, ölüverdi” (Kabacalı, 2000: 162).

Öyküdeki anlam katmanını bozmadan gülmeceyi güçlendiren imge,  asgari ücrete gönderme yapan “en az yem yazılı” yem torbasıdır.  Günümüz “asgari ücret” konusundaki acıklı tablonun ayrımında olanları düşündürüp acı acı gülümsetebilir!..

Karikatürle ilgili şiirim:

EŞEK AÇLIĞA ALIŞIR MI?

Bir gün Hoca yokluktan

Kısmış yemi arpadan

Hayvancağız yetinmiş

Birkaç gün böyle gitmiş

Bakmış eşek kanlı canlı

Tümden kesmiş arpayı

Ne ki birkaç gün sonra

Eşek düşüp bayılmış

Hoca demiş: Tüh! diye

Tam açlığa alışacaktı

Gitti eşek yok yere

Bir gün Hoca, ağaca çıkıp oturduğu dalı kesmeye başlar. Adamın biri durumu görüp, “Hoca bindiğin dalı kesersin, düşeceksin!” diye uyarır. Hoca aldırmaz, kesmeyi sürdürür. Ve dal kırılıp yere düşünce, adamın yakasına sarılır, “Bre adam düşeceğimi bildin, söyle ne zaman öleceğim?” der  (Duman, 2008: 188).
Nasreddin Hocamızın en temel özelliklerinden biri tedbirli olmasıdır. Değil mi ki Hoca bindiği dalı keserken düşeceğini bilmektedir; öyleyse paraşüt görevini yapacak bir nesneyi yanında bulundurmalıdır. Öykünün aslını bozmadan bir başka anlam katmanına çekecek nesne “şemsiye” imgesidir…

Karikatürle ilgili şiirim:

ÖNLEM

Bir gün Nasreddin Hoca

Çıkar yüksek bir ağaca

Bir dal seçer budaklı

Başlar kesmeye dalı

Gören demiş: A Hoca!

Ne yaparsın orada?

Yaptığın sakıncalı

Kesme bindiğin dalı

Düşersen ölürsün bak

Kesmeyi hemen bırak

Hoca der: Düşünme beni

Görmez misin şemsiyemi?

Ola ki dal kırılırsa

İnerim yere yavaşça

Nasreddin Hoca’ya sunduğum diğer kimi karikatür ve şiirlerimden birkaç örnek daha:

1998 yılında PTT bir kampanya başlatmıştı: Cumhuriyetin 100. yaşına mektup… 1998 yılında cumhuriyetin ilanının 75. yılı dolayısıyla ailemize, sevdiklerimize mektup yazıyor ve 25 yıl sonra gönderilen kişinin eline geçmek üzere PTT’ye teslim ediyorduk… Bu olaydan esinlenerek ürettim karikatürümü. Nasreddin Hoca da doğumunun 800. yılında teslim edilmek üzere kendine bir mektup yazar. Yaşadığı dönemde daracık sokaklı, genelde bitişik tek katlı evlerin oluşturduğu küçük bir kasabada yaşayan Hocamız, günümüzde eşeği ile birlikte çok katlı bir apartmanın çatı katında yaşamaktadır. Ne yazık ki, postacı, Hoca’yı tanımamakta ve mahalle çocuklarına oturduğu yeri sormakta… Hocamızı acaba yeterince tanıyor muyuz?.. 

Karikatürle ilgili şiirim:

HOCA NERDE OTURUR?

Bir gün Nasreddin Hoca

Sekiz yüzyıl sonraya

Mektup yazar kendine

Sözde doğum gününe

Yıllar sonra mektup varır

Günümüze tıngır mıngır

Gelin görün postacı

Nerde bulsun Hoca’yı?

Bir apartman tepesinde

Eşeğiyle birlikte

Nasreddin Hoca’yla ilgili onlarca film çevrilmiş ve çizgi film üretilmiştir (Kabacalı, 2000: 88). Hocamız, günümüzde, başrolünü kendisinin, yardımcısı olarak da eşeğinin rol aldığı bir filmi izlemeye gitmektedir. Hocamız, çocuklara öncelik tanıyarak sırasına uymakta, kendi çevirdiği filme parasıyla girmekte, üstelik sevgili eşeğini de yanında götürmekte…

Medine Sivri, bu karikatürüme ilişkin yaptığı yorumda; “Kendine gülebilme özelliğimizi, kendini dışarıdan izleme olarak, sinema imgesiyle verir Büyükmeriç” diyerek, – yine benim karikatürü tasarlarken usuma gelmeyen- ayrımlı bir düşünce algısını öne çıkarır.  (Sivri, 2010: 286).

Karikatürle ilgili şiirim:

NASREDDİN HOCA BEYAZ PERDEDE

Hoca ile eşeği

Oynamışlar bir filmde

İkisi de baş rolde

Gitmişler sinemaya

Birlikte izlemeye

Demişler: Yasak Hoca!

Eşek girmez buraya

O da der: Hiç olur mu

Biz oynadık oyunu

Onun da bir hakkı var

İzlemeye benim kadar

Hocamızın eşeği, Nasreddin Hoca öykülerinde, karısı, çocukları, öğrencisi İmad kadar güçlü bir figürdür. Hocamızın sağlığında bütün kahrını çeken bu güzelim varlıkla can yoldaşıdır. Hocamızın bu dünyada bıraktığı izler gülen- güldüren insan yüzüdür. Ne gerçek ki, eşeğin bıraktığı izler de yalnızca nal izi…

Kitabımın “1. baskısı Özgün yayınlarınca Şubat 2008’de yapılmıştır (Büyükmeriç, 2008). Bu baskı tarihinden sonra yapılan bir uluslararası karikatür yarışmasında aynı konuyu işleyen bir karikatür derece almış, bu da beni çok mutlu etmiştir.

Karikatürle ilgili şiirim:

EŞEK İZİ NAL İZİ

Bir gün Nasreddin Hoca

Eşek arkadaşıyla

Söyleşe gülüşe

Gider iken bir yolda

Eşek bırakır nal izi

Hoca ise gülüş izi

Hocamız, havaalanında eşeğini karşılamakta. Yolcular şaşkın. Eşek ortada görünmediğine göre eşek kim acaba? Hoca, yine bir şaka yapmışa benziyor…

Karikatürümle ilgili şiirim:

KARŞILAMA

Bir gün Nasreddin Hoca

Varmış hava alanına

Elinde bir mask

Birini karşılamaya

Gören sormuş:

Kimi beklersin? diye

Demiş o da:

Gelen eşeğimin kuzeni

Beni bilmez,

Onu tanısın, diye

Hoca’nın eşeği çalınmış. Dostları, kabahati hep O’nda bulmuşlar: “Ahırın kapısın kilitleseydin ya… Eşeği sıkıca bağlamamışsındır,” diye.  Hoca da, “Eeee!” demiş, “Hırsızın hiç mi kabahati yoktu yani?” (Kabacalı, 2000: 212).

Bu karikatürümde Hoca kılığına girmiş korkuluk imgesi ile öykü dallanır.  Çünkü hocamız akıllanmış ve önlemini almıştır. Ne ki yine de öykünün sonunu bilmiyoruz. Karikatür bize olası bir seçenek sunabilir…

Karikatürle ilgili şiirim:

RAHAT UYKU

Bizim Hoca’nın bir gün

Uykusu gelir kırda

Uzanır çimenlere

Yatar boylu boyunca

Çalınmasın, diye eşeği

Alır önce önlemini

Korkuluğa giydirir

Çıkarıp cüppesini

Korkuluk kavuk başta

Sözde bekler ayakta

Hoca da içi rahat

Dalar gider uykuya

)

Hocamız kavuğunu çaldırmıştır ne ki hırsızın peşini bırakmaz. Kavuk O’nun için çok değerlidir çünkü… Karikatürde hırsız simgesinin göstereni göze takılan maske imgesidir.

Karikatürle ilgili şiirim:

SAYGINLIK KAVUĞA

Bir gün Nasreddin Hoca

Çaldırır kavuğunu

Azılı bir hırsıza

Der: Bırakmam bunu sana

Saygınlık bu kavuğa

Kaptırırsam onu eğer

Saymaz beni kimsecikler

SON SÖZ

Ciltlere sığmayacak denli ulusal ve evrensel boyutta kültleşmiş bir figürü beş-on sayfaya sığdırmak olanaksızdır. Bu yazımla bunu başarmak için içtenlice çabaladım. Hocamızın dile getiremediğim daha bir çok özelliğine değgin başlıklar olduğunun da ayırdındayım.

Son sözüm şu ki, Dünya döndükçe ve insanlık var oldukça Nasreddin Hoca öykülerine daha binlerce öykü katılacaktır. Süregelen gelenekte olduğu gibi…

Ben de kitabımda yer alan 36 Nasreddin Hoca karikatürlerimle o büyük ustaya -çam sakızı çoban armağanı- öyküler sunmak istedim. Umarım mayam tutar da hiç olmazsa bir tane öyküm Hoca öyküleri kervanına katılır…

KAYNAKLAR

Başgöz, İlhan (2005)  Geçmişten Günümüze Nasreddin Hoca. İstanbul,  Pan Yayıncılık.

Boratav, Pertev Naili  (2006)  Nasreddin Hoca. İstanbul, Kırmızı Yayınları.

Boratav, Pertev Naili  (1991)  Folklor ve Edebiyat I. İstanbul, Adam Yayınları.

Büyükmeriç, Erol (2009) Nasreddin Hoca/ Karikatür. İstanbul, Logos Yayınları.

Büyükmeriç, Erol (2024) Çağdaş Yorumla Nasreddin Hoca/ Karikatür-Şiir. İstanbul, Everest Çocuk Y.

Çotuksöken, Yusuf ( 2003) Anadolu ve Dünya Bilgesi Nasreddin Hoca. İstanbul, Toroslu K.

Demirci, Cihan (2008) Mizahçı Eşeğe Ters Biner. İstanbul, Evrensel Kül.Sanat, Edebiyat D.

Duman, Mustafa  (2008) Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası. İstanbul,  Heyamola Yayınları.

Efe, Hasan (2005) Karikatür ve Eğitim. İzmir, Etki Yayıncılık.

Gölpınarlı, Abdülbâki  (1961) Nasreddin Hoca. İstanbul, Remzi Kitabevi.

Kabacalı, Alpay  (2000)  Bütün Yönleriyle Nasreddin Hoca. İstanbul,  Özgür Yayın Dağıtım.

Kılıçbay, Mehmet Ali (1996) Din, Devlet ve Halk Arasında Nasreddin Hoca. İstanbul,

Güldiken Mizah Kültürü Dergisi).

Nesin, Aziz (1973) Cumhuriyet Dönemi Türk Mizahı. İstanbul, Adam Yayınları.

Sakaoğlu, Saim (2009) Nasreddin Hoca ve Adına Bağlanan Fıkraların Yanlış Yorumlaması. 21. Yüzyılı Nasreddin Hoca İle Anlamak Uluslar Arası Sempozyumu Bildirileri Kitabı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.

Sivri, (Medine 2010) X. Uluslar arası Dil, Yazın ve Deyişbilim Sempozyumu. Ankara, Gazi Üniversitesi Yayınları.

Topuz, Hıfzı (1997) Baçlangıcından Bugüne Dünya Karikatürü. İstanbul, İnkilâp Kitabevi.

Tunalı, Dilek  (2007) Nasreddin Hoca Fıkralarında Karşılıklı Alışverişe Dayalı Kültür özelliği. İstanbul, Varlık Edebiyat ve Kültür Dergisi

Bir Değerlendirme Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir