Renklerin Hafızası: Romanlar

Yazı Kategorisi:Edebiyat
Yayınlama Tarihi:10 Nisan 2026
Görüntüleme Sayısı:130

RENKLERİN HAFIZASI: ROMANLAR
Dr. Mehmet KARASU
(8 Nisan Dünya Romanlar Günü Üzerine)
8 Nisan…
Takvimde sıradan bir gün gibi durur.
Ama kalbin biraz derinlerine inildiğinde, bu tarih bir halkın sesidir; görünmeyen gözyaşlarının, bastırılmış çığlıkların ve susarak anlatılan öykülerin günüdür.
Dünya Romanlar Günü… Bir kutlamadan çok, bir anımsayıştır aslında.
Yüzyıllardır ötelenen, yok sayılan, çoğu zaman yalnızca renkleriyle sevilen ama hayatlarıyla anlaşılmayan bir halkın hatırlanışı…
Romanlar…
Bir kemanın telinde titreyen hüzün, bir davulun ritminde coşan sevinç, bir bakışta saklı utanç ve gurur…
Onlar hayatı en uçlarda yaşayanlardır: Ya çok gülerler ya da çok susarlar.
Lise yıllarımda, kitapların dünyasında yol alırken karşıma Osman Cemal Kaygılı’nın Çingeneler adlı romanı çıkmıştı. O kitap, benim için yalnızca bir edebi metin değil, başka bir dünyanın kapısıydı.
İstanbul’un arka sokaklarında, gözlerden uzak ama hayatın tam ortasında yaşayan insanların öyküsüydüi bu.
Kaygılı’nın kalemi, bir gözlemcinin soğuk bakışından değil; bir insanın içtenliğiyle dokunuyordu o hayata.
Sayfalar ilerledikçe şunu hissetmiştim:
Biz, aslında ne kadar az tanıyoruz birbirimizi…
İrfan’ın bir Çingene kadınına duyduğu aşk, yalnızca iki insan arasındaki bir bağ değildi; iki ayrı dünyanın birbirine yaklaşma çabasıydı.
Ama her yaklaşmanın içinde, toplumun görünmez duvarları da vardı.
Aşk vardı… ama mesafe de vardı.
Yakınlık vardı… ama önyargı daha güçlüydü.
Öğretmenlik yıllarımda ise bir öykü hiç elimden düşmedi: Sabahattin Ali’nin Değirmen’i…
Girdiğim her sınıfa, her öğrencinin gözünün içine baka baka bu öyküyü okurdum. Çünkü bilirdim ki bu öykü, insanın kalbine doğrudan dokunur.
Çingene Atmaca ile kolu olmayan değirmencinin kızı… İki eksik insanın, birbirinde tamamlanışı…
Toplumun kusur saydığı şeylerin, aşkın içinde nasıl anlamını yitirdiğini anlatır bu öykü.
Bir kolun eksikliği değil, bir kalbin eksikliği asıl yaradır çünkü.
Atmaca’nın sevgisi, yalnızca bir sevgi değil; bir kabulleniş, bir teslimiyet, bir adanmışlıktır.
O öyküyü her okuyuşumda şunu düşündüm: İnsan, sevdiğinde tamamlanır.
Romanların hayatı yalnızca kitaplarda değil, sinemanın güçlü imgelerinde de karşımıza çıkar.
İşte Çingeneler Zamanı…
Perhan’ın öyküsü, bir masal gibi başlar ama bir trajediye dönüşür.
Bir çocuğun hayalleri, bir gencin aşkı, bir insanın çaresizliği… En çok da bir halkın kırılganlığı.
Perhan’ın Milano’ya uzanan yolu, aslında bir kaçış değil; bir savruluştu. Kendi kaderine tutunmaya çalışan bir ruhun çırpınışı…
Film bittiğinde geriye şu duygu kalır:
Bazı hayatlar, daha en başından ağırdır.
Ama benim için Romanlar yalnızca kitap sayfalarında ya da film sahnelerinde kalmadı.
Onlar, hayatımın içinden geçtiler.
Bir öğrencim vardı: Selda…
Adını anarken bile yüzümde bir tebessüm belirir.
Koyu esmer teni, uzun saçları, gözlerinin içindeki ışık…
Sanki hayat ona ne verirse versin, o gülümsemekten vazgeçmeyecek gibiydi.
Bana sarıldığında, o sarılışta bir çocuğun sevgisiyle birlikte, dünyaya tutunma isteği de vardı.
Ben de ona sarılırken, yalnızca bir öğretmen değildim; bir baba, bir dede gibi hissederdim kendimi. Bir gün heyecanla yanıma geldi. Sesi fısıltıya dönüşmüştü:
“Öğretmenim… ben Çingene güzeli seçildim…”
O an zaman durdu sanki.
Gözlerim doldu. Çünkü bu cümle, yalnızca bir seçimi anlatmıyordu.
Bir kimliğin utanmadan, çekinmeden, gururla dile getirilişiydi.
Sarıldım ona. İçimden geçen tek şey şuydu:
Keşke bütün çocuklar kendilerini böyle sevebilse…
Hayatım boyunca Roman dostlarım, öğrencilerim oldu. Hepsi bana bir şey öğretti.
Sıcaklığı… Samimiyeti… En çok da, hayata rağmen sevebilmeyi…
Onların yoksulluğu vardı ama kalpleri zengindi.
Onların kırgınlıkları vardı ama yüzlerinde gülümseme eksik değildi.
Belki de bu yüzden, içimde hep ayrı bir yerleri oldu.
8 Nisan…
Bir gün değil, bir aynadır aslında. Bu aynaya baktığımızda kendimizi görürüz:
Önyargılarımızı, uzak duruşlarımızı, görmezden gelişlerimizi…
Romanların müziğini dinleyip coşarken,
Onların yaşadığı acıları ne kadar hissediyoruz?
Renklerini sevip, hayatlarını neden görmezden geliyoruz?
İşte asıl soru burada başlıyor.
Çünkü kültür, sadece eğlence değildir.
Kültür, insanın onuruyla yaşayabilmesidir.
Hiçbir insan, doğduğu yer, ait olduğu kimlik ya da taşıdığı renk nedeniyle eksik değildir.
Romanlar…
Hayatın en çıplak, en gerçek ve en renkli yüzüdür.
Onları anlamak, biraz da kendimizi anlamaktır.
Belki de 8 Nisan’ın bize söylediği en sade ve en derin cümle şudur:
İnsanlar farklı olabilir…
Ama acı aynı acıdır,
Sevgi aynı sevgidir.
Biz, hâlâ birbirimizi anlamayı öğrenmek zorundayız.

Dr. Mehmet KARASU

1 Yorum

Bir Değerlendirme Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir