Fatma Aras
Ali Can, hayatını sayılarla kurmuş bir adamdı. Dili keskin, ve güvenilirdi. oysa kalbin dili öyle değildi. Ankara’da sürdürdüğü hayatı, dışarıdan bakıldığında düzgün bir çizgi gibi görünse de içinde kırık dökük bir haritaydı.
Ailesi doğudaydı, kökleri sert rüzgârlar ve uzun kışlarla yoğrulmuştu. İş için ülkenin bütün kentleri tanıdıktı ona. Ama Ali Can, ne doğuya ne de içinde yaşadığı şehre tam olarak ait hissedebiliyordu kendini.
O gün, sıradan bir gündü aslında. Akrabasını almış, bir yere bırakacaktı. Yanında, akrabasının bir arkadaşı vardı. Leyla. İlk bakışta sıradan bir yolculuk, sıradan bir karşılaşma… Ama bazı anlar, kendi kaderini sessizce içinde taşır.
Yolda, Ali Can birden bagajı hatırladı. “Bagajda ışkın var,” dedi. “Siz inince vereyim.” Işkın… Doğunun dağlarından kopup gelen, tadı hafif ekşi, hafif buruk bir bitki. Çocukluğun, dağın, rüzgârın hatırası. Leyla’da merak uyandırdı ama belli etmedi.
Leyla, pencereye yaslanmış, yol boyunca suskun bir dinginlikle dışarıyı izliyordu. Ali Can, onun yüzüne bakmadı bile doğru dürüst. Sadece sesini duydu, varlığını hissetti. Bazı insanlar vardır, hayatına girmez, sadece içinden geçer. Araba durdu. Önce akrabası indi, sonra Leyla. Kısa bir teşekkür, kısa bir gülümseme… Kapı kapandı. Ve ışkın bagajda kaldı.
Ali Can o gün bunu fark etmedi bile. Eve döndü, hayatına devam etti. Ama bazı eksiklikler hemen konuşmaz, yıllar sonra içimizde yankılanır. Zaman geçti. Yalnızlık yavaş yavaş kendi sessiz çöküşüne yürüdü.
Ali Can, bir gün aynaya baktığında aslında uzun zamandır yalnız olduğunu fark etti. Yalnızlık, bir kopuştan çok bir kabul gibiydi. Ve yıllar… yıllar… On beş yıl, insanın içinde bir ömrün tortusunu biriktirir.
Bazen bir akşamüstü, işten dönerken… Bazen bir kahve fincanının dibinde… Bazen bir kokuda… Zaman Zaman Ali Can’ın aklına hep o unutulan ışkın gelirdi. “Verecektim,” derdi içinden. “Unuttum.” Ama aslında unuttuğu şey bir bitki değildi. Bir ihtimaldi. Bir başlangıçtı. Belki de hiç yaşanmamış bir hikâyenin ilk cümlesiydi. Ve en tuhafı, Leyla’nın yüzünü neredeyse hiç hatırlamıyordu. Ama o eksikliği hatırlıyordu. O yarım kalmışlığı. İstanbul. Kalabalığın içinde kaybolmayı öğrenmiş insanların şehri. Ali Can, bir gün bir resim sergisi için Kadıköy’de düzenlenen küçük bir sergiye gitti. Duvarlarda fotoğraflar asılıydı. Eski sokaklar, yalnız insanlar, yarım kalmış bakışlar… Bir fotoğrafın önünde durdu. Dağlık bir arazide çekilmişti. Bir el, koparılmış bir ışkını tutuyordu. Fotoğrafın içinde garip bir tanıdıklık vardı. Sanki geçmişin içinden biri elini uzatmıştı.
“Güzel değil mi?” Ali Can dönüp baktığında, yolda aramasına aldığı Leyla ile burun buruna geldi… Leyla’nın yüzü değişmişti elbette. Yıllar herkese bir şeyler ekler, bir şeyler alır. Ama bakış… Bakış aynıydı. Sessiz, derin, sanki bir şeyleri hep saklayan o bakış. “Sen…” dedi Ali Can. Leyla gülümsedi. “Evet,” dedi. “Ben.” İkisi de bir süre konuşamadı. Tokalaştığı elleri takılı kalmıştı. Çünkü bazı karşılaşmalar, kelimeleri gereksiz kılar.
Bir kafeye oturdular. Çay söylediler önce. Sonra kahve. Sonra bir çay daha… Geçmişi konuştular. Ama aslında konuşmadıkları şeyler daha büyüktü. İkisinin arasında ortak bir tanıdık sohbeti vardı. Onun dışında ortak bir anı yoktu.
“Hatırlıyor musun?” dedi Ali Can bir ara. “Neyi?” diye sordu Leyla. “Işkını.” Leyla hafifçe güldü. “Unutulur mu?” Ali Can başını eğdi. “Veremedim.” Leyla, gözlerini ona dikti. “Bazı şeyler zamanında verilmezse… başka bir şeye dönüşür,” dedi. Ali Can, “Mesela neye?” Leyla bir an durdu. “Hatıraya. Ya da… bir şiire, bir öyküye.” Gülüştüler.
Günler geçtikçe görüşmeleri arttı. İstanbul’un kalabalığında, kendilerine küçük bir alan açtılar. Eski bir tanışıklığın üzerine yeni bir şey inşa etmek zordu ama imkânsız değildi. Aralarında bir şey büyüyordu. Sessiz, derin, acele etmeyen bir şey. Bir akşam, Ali Can telefonuna baktığında Leyla’dan bir mesaj gördü. “Fotoğrafa baktın mı bugün?” Ali Can şaşırdı. “Hangisine.” “Duruma” Ali Can fotoğrafı açtı. Işkın, bir elin içinde… Dağın rüzgârı neredeyse hissediliyordu.
O sırada telefonuna bir fotoğraf daha düştü. Bu kez Leyla özeline göndermişti. Aynı ışkını. Ama bu sefer fotoğrafın altında bir not vardı: “Yıllar bir ışkın içindi.”
Ali Can uzun süre ekrana baktı. İçinde bir şey çözüldü o an. On beş yılın düğümü, tek bir cümleyle gevşedi. O gece buluştular. Şehir yine kalabalıktı, ama onların etrafında bir sessizlik vardı.
Ali Can, Leyla’nın elini tuttu. “Geç kaldık mı?” diye sordu. Leyla başını salladı. “Hayır,” dedi. “Sadece… zamanında gelmedik.” Ali Can gülümsedi. “Peki şimdi?” Leyla, elini sıkıca tuttu. “Şimdi buradayız.” Bazı hikâyeler, başladığı anda değil, tamamlandığı anda anlam kazanır.
Bazı şeyler, gerçekten de yıllar bunun için bekler. Bir ışkın gibi… Dağdan koparılan ama asıl anlamını yıllar sonra bulan bir parça hayat gibi…
Uzakta da olsan…
Sevgi bazen yan yana durmak değildir. Aynı havayı solumak, aynı şehirde uyanmak hiç değildir. Sevgi, iki ayrı yalnızlığın birbirine zarar vermeden dokunabildiği o ince yerde büyür.
Ne eksiltir ne taşırır, sadece derinleştirir. Ali Can, Leyla’nın elini tuttuğu o geceden sonra şunu anladı, insan bazen en büyük yakınlığı uzun mesafede kurar. Çünkü mesafe, sevginin gösterişini alır, geriye sadece özü bırakır.
Ne alışkanlık kalır ne zorunluluk. Sadece istemek… Sadece seçmek… Ve onlar birbirlerini seçiyordu.
Her gün, yeniden. Leyla’nın sesi, Ali Can’ın, Ali Can’ın sesi Leyla’nın içinde bir kan damarından akıyordu artık. Gürültüsüz, ama vazgeçilmez. Bir kalbin ritmi gibi; görünmeyen ama hayatı taşıyan bir akış.
Onu görmediği günlerde bile, içindeki varlığı eksilmiyordu. Çünkü bu sevgi, var olmak için gözlere değil, güvene ihtiyaç duyuyordu.
Tutkulu, evet… Ama aceleci değil. Derin, ama yormayan. Sanki yılların içinden süzülerek gelmiş, arınmış bir duygu.
Ne bir ispat derdi vardı ne de bir korkusu. Çünkü en başından beri adı konmamış bir sadakatle yürüyordu.
Ali Can da Leyla da artık biliyordu, bazı sevgiler kavuşmak için değil, tamamlamak için gelir.
Bazı insanlar, Hayatına girmek için değil, içinde yerleşmek için. Uzakta da olsa, bir damar gibi biri bininin içimde akıyordu şimdi. Ne eksik ne fazla tam kararında bir hayat gibi…
Fatma ARAS

