UZUN İNCE BİR YOL

Yazı Kategorisi:Edebiyat
Yayınlama Tarihi:7 Nisan 2026
Görüntüleme Sayısı:8


Geceyi yırtarcasına ilerliyordu kara tren; çuf çuf çuf… Ovada başka hiçbir ses yoktu. Kim bilir kimleri taşımıştı bu vagonlar Anadolu’ya? Belki cepheye giden askerleri, şifa dağıtan doktorları, görev aşkıyla yanan devlet memurlarını ve işte şimdi de beni; çiçeği burnunda, idealist bir öğretmeni.


Ah, dili olsa da konuşsa bu kara tren! ‘Kara tren gecikir, belki hiç gelmez’ derler ya hani; ayrılık demekmiş adı. Türkülerde bile öyle yer etmiş:
“Kara tren gelmez mi ola? Düdüğünü çalmaz mı ola? Gurbet ele yar yolladım, Mektubunu yazmaz mı ola?”


İçim içime sığmıyordu; nasıl heyecanlı olmayayım? İlk görev yerime, Şarkışla’ya gidiyordum. Yol, sanki rayların üzerinde değil de zamanın içinde uzuyor, bitmek bilmiyordu. Yolculuğun büyük kısmında kompartımanda babamla baş başaydık. Tam iki gündür yoldayız… Yılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan babam, bu yaşında benim peşime takılıp düştü yollara. Çok yoruldu; yüzündeki her çizgide o yorgunluğun ve aynı zamanda sessiz bir gururun izleri vardı.


Yıllarca Zonguldak’ın derinliklerinde, yerin metrelerce altında kömür kazmıştı babam… Şimdi ise kaderin garip bir cilvesi gibi, o kömürle çalışan kara trenin içinde, babacığımla birlikte ilk görev yerime, Şarkışla’ya doğru yol alıyoruz.
Uzun yolculuk boyunca trenin sarsıntısından her yanım tutulmuştu. Biraz bacaklarım açılsın, hem de etrafı izleyeyim diyerek koridora çıktım. Etrafta kimseler yoktu. Camdan dışarı baktığımda gecenin koyu karanlığından başka bir şey görünmüyordu; ancak başımı kaldırdığımda gökyüzü kristal gibi parlayan yıldızlarla doluydu. Sanki hepsi sözleşmiş, bozkırın ortasında yolunu arayan trenimize rehberlik ediyorlardı.


Aaa, o da ne? Bir yıldız kaydı… İşte bir tane daha! Hemen bir dilek tutmalıyım. Öyle derler ya; yıldız kayarken tutulan dilekler mutlaka gerçekleşirmiş. İçimden dualarımı sıraladım: ‘Gideceğim uzak köy, o küçük okul hayallerimdeki gibi güzel olsun. İnsanları anlayışlı, yardımsever olsun; okulu ve beni sevsinler…’


Başka ne dileyebilirim diye düşünürken gözlerimi yeniden karanlığa diktim. Gecenin koynundaki ovada ne bir hareket ne de cılız bir ışık vardı; sadece bizim trenin rayları döven tok sesi yankılanıyordu. Ama yıldızlar… Onlar durmaksızın kaymaya devam ediyordu. Bir, iki, beş… Hay Allah, yanılıyor muyum yoksa? Bir terslik mi var?
Şu virajı dönerken trenin en önüne bir bakayım… Hayır ya, işte bu olmadı! Dilekler boşa gitti; meğer gördüklerim yıldız kayması değilmiş. Meğer bizim emektar lokomotifin bacasından havaya savrulan kor kıvılcımlarmış bunlar… Ben de onları kayan yıldız sanıp nasıl da heyecanlanmış, ne saf dilekler tutmuştum.
Karanlığı yırtan ışıklar gökyüzünden değil, babamın ömrünü verdiği kömürün kalbinden geliyormuş. Yine de ne çıkar? Kayanlar yıldız değilse bile niyetim safi değil mi ya? Varsın gökyüzü sessiz kalsın; benim dileklerim o ateş parçalarıyla birlikte Anadolu’nun bağrına saçılsın. Yeter ki gerçekleşsinler…


Bir süre sonra trenin ritmik sesi ağırlaştı, demir tekerleklerin raylardaki çığlığıyla birlikte durduk. Sonunda Şarkışla’daydık… Saat gece yarısını vurmuştu. Bizimle birlikte vagonlardan dökülen birkaç gölgeyle beraber istasyona indik. Yük vagonuna emanet ettiğimiz yataklarımızı, yorganlarımızı ve üç beş parça eşyamızı bin bir güçlükle indirip istasyonun emanet odasına bıraktık.


Biz eşyalarla boğuşurken perondaki kalabalık bir anda dağılıverdi; istasyon ıssız bir sessizliğe büründü. Ne sıcak bir çay kahve ne de şehre bizi götürecek araç vardı; bozkırın ortasında yapayalnız duran bir taş bina… Uzaklarda, şehrin cılız ışıkları tek tük seçiliyor, oraya doğru uzanan hafifçe aydınlatılmış, sapa bir yol görünüyordu. Babamla ikimiz de yorgunluktan ayakta zor duruyorduk.


Etrafa çaresizce bakındım. Bir bankta, gecenin ayazına aldırmadan tek başına oturan bir yolcu kalmıştı. Dirseklerini dizlerine dayamış, başını ellerinin arasına almış, derin düşüncelere dalmış bir genç… Hani derler ya, Karadeniz’de gemileri batmış gibi bir hâli vardı. Sessizliği bozmaya karar verip ona doğru adım attım ve sordum:


— Kardeş, Şarkışla’ya nasıl gidebiliriz?


Sesimi duymadı galiba… Soruyu yineledim. Bu kez yavaşça başını kaldırdı; kapkara gözleri nemliydi, sanki uykudan değil de derin bir kederden uyanmış gibi ilgisizce yüzüme baktı. Çaresizliğimizi fark etsin diye bir kez daha şansımı denedim:


— Yardımcı olur musun? Trenden şimdi indik, buranın yabancısıyız. Şarkışla’ya nasıl gidebiliriz?


İsteksizce, sanki omuzlarında dünyanın yükü varmış gibi yerinden kalktı. Eliyle şehre doğru uzanan sapa yolu işaret etti:


— Biraz yürüyeceksiniz, dedi ve hemen eski mahzun haline dönüp yerine çöktü.


Âşık Veysel’in memleketinde, gecenin ayazında ve karanlığında, meşhur ‘uzun ince bir yola’ koyulduk babamla. Adımlarımız yorgun, yüreğimiz merak doluydu. Bir süre sessizce ilerledik. Tam yolun ıssızlığına alışıyorduk ki arkamızdan gencin sesi yeniden yankılandı:


— Durun, ben de geliyorum! Sizi Şarkışla’ya kadar götüreyim, çok yorgun görünüyorsunuz,” diye seslendi arkamızdan. Adımları hızlanmıştı. Yanımıza vardığında merakla sordu: “Kalacak yeriniz var mı?”


— Yok, nereden olsun ki? İlk kez geliyoruz buraya, dedim. Yeni mezun bir öğretmen olduğumu, tayinimin buraya çıktığını heyecanla anlattım. “Bu gece bir otelde kalırız, yarın da nasipse göreve başlarım,” diye ekledim. Genç adam acı bir tebessümle başını salladı:


— Yarın Şarkışla’nın pazarı… Köylüler akşamdan gelir, bütün otelleri doldurur. Zaten topu topu iki otel var burada; ben de yer bulamadığım için köye dönmeye karar verip istasyona sığınmıştım.


Duyduklarım karşısında bir an duraksadım. Gecenin bu vaktinde, bilmediğimiz bir şehirde sokakta mı kalacaktık? O an babam araya girdi; sesi yorgun ama her zamanki gibi çözüm odaklıydı:


— Öyleyse bir kahveye gidelim evlat. Bizim oralarda sabahçı kahveleri bütün gece açık olur. Gider bir köşeye ilişir, sabahı orada ederiz.


Yol boyu yürürken tanıştık; adı Kaya’ydı. Dile kolay, tanışalı birkaç dakika olmuştu ama bana hemen ‘bacım’ demeye başlamıştı. Sesi mahzun, tavrı dostaneydi:


— Amcacığım, çevre köylerden pazara gelenler geceden kahveleri bile doldurur burada. Boşuna dolaşmayın bu yorgunlukla… Oturacak yer bile bulamazsınız.


Eyvah ki ne eyvah! İçimi bir ürperti kapladı. Şimdi ne yapacaktık bu gece yarısı? Üzerimizde iki günlük yolun yorgunluğu, yanımızda emanete bıraktığımız eşyalar… Hiç bilmediğimiz bozkır kasabasında, sokak ortasında kalakalmıştık. Yine de duramazdık; yola devam etmekten başka çare yoktu.
Kaya ile on on beş dakika kadar yürüdük. O da en az bizim kadar üzgündü; sanki bu çaresizliğin suçlusu kendisiymiş gibi başı öne eğik, sessizce eşlik ediyordu bize.


— Başka çare yok, sizi ablamın evine götüreceğim. Ablam iki göz odada oturuyor, iki de çocuğu var… Ben aslında birkaç gündür onlardaydım, daha fazla yük olmayayım diye bu gece köye dönmeye karar vermiştim. Ama sizi böyle sokakta bırakamam; ta nerelerden, ne uzak yollardan gelmişsiniz, dedi Kaya.


Kabul etmekten başka tutunacak dalımız yoktu. Babamın feri sönmüş, omuzları çökmüştü; mevsim yaz olsa da bozkırın ayazı tenimize işlemeye başlamıştı. Yol boyunca Kaya bize hikâyesini kısaca özetledi: Ablasını ve yeğenlerini ziyarete gelmiş, birkaç gün kalmış. Ancak eniştesiyle aralarında bir tatsızlık, bir tartışma çıkmış. O da daha fazla dayanamayıp evi terk etmiş…


Duyduklarım içimi sızlattı. Bir yandan kendi halimize, bir yandan onun bu mahcup iyiliğine üzüldüm. Bir soru beynimin içinde yankılanıp duruyordu: Acaba az önce tartışarak çıktığı eniştesinin kapısına, yanında iki yabancıyla geri dönmesi nasıl karşılanacaktı? O kapı bize mi açılacaktı yoksa yeni bir fırtınaya mı?


Konuşa konuşa yolun sonuna varmıştık. Şehrin kıyısında, toprak damlı, iki küçük penceresiyle karanlığa gömülmüş bir evin önünde durduk. Pencerelerde tek bir ışık sızıntısı bile yoktu. Kaya önce kapıyı birkaç kez yumrukladı; ses çıkmadı. Sonra cama yaklaşıp ‘Abla, abla!’ diye seslendi fısıltıyla karışık bir telâşla.


Asır gibi gelen uzun bir süreden sonra kapı gıcırdayarak açıldı. Yarı uykulu halleriyle abla ve enişte eşikte göründüler. Babamla biraz geride, gölgelerin içinde bekliyorduk. Kalbim küt küt atıyordu, sanki yerinden çıkıp o sessiz sokağa düşecekti. Ya bizi kabul etmezlerse? Ya Kaya’nın az önceki tartışması bizim üzerimizde patlarsa?


Kaya, eliyle bizi işaret ederek hararetli bir şeyler anlatmaya başladı. Kendi aralarında tartışır gibi seslerini yükselttiler; ne konuştuklarını seçemiyorduk ama gerginlik havada asılı kalmıştı. Daha fazla yük olduğumuzu hissedip babamın koluna girdim, ‘Gidelim buradan babacığım, gel gidelim,’ diyerek tam arkamızı dönmüştük ki… Enişte birden yerinden fırladı, bize doğru atıldı.


— Amca, buyur! Nereye gidiyorsun?” diyerek atıldı enişte ve hürmetle babamın ellerine sarıldı.

O an kendimi daha fazla tutamadım; gözyaşlarım sicim gibi boşalıverdi. Heyecan, sevinç, yorgunluk ve az önceki o korku… Hepsi o dökülen yaşların içinde saklıydı.
Gecenin bir yarısı, adını bile bilmediğimiz bir evin eşiğinden ‘Tanrı misafiri’ olarak adımımızı attık. Bizi loş, huzurlu bir odaya aldılar. Köşedeki yer yatağında çocuklar mışıl mışıl uyuyordu; onları incitmeden kucaklayıp kendi odalarına taşıdılar. Yere tertemiz minderler serildi, oturduk. Ancak o zaman, mahcubiyetten kızaran yüzümü kaldırıp onlara bakabildim.


Abla; pırıl pırıl, akça pakça bir Anadolu kadınıydı. Başındaki oyalı tülbentinden yansıyan iç huzuru yüzüne vurmuştu. Belki de akrandık onunla, kim bilir? Enişte ise az önceki gerginliğinden eser kalmamış, ellerini önünde birleştirmiş mahcup mahcup bakıyordu bize. Çok geçmeden abla elinde bir tepsiyle çıkageldi. Gecenin bu vaktinde bize sofra kuracak kadar ince ruhlu, koca yürekli bir insandı…


Tepside dumanı üstünde bulgur pilavı, buz gibi yoğurt, yanına doğranmış domates ve salatalıklar vardı. Ve bir de özenle katlanmış yufka ekmekler… Hayatımda ilk kez görüyordum o incecik ekmeği. İşte o an, açlığın sadece midemde değil, ruhumda da nasıl bir boşluk açtığını fark ettim.


Abla, yumuşacık sesiyle fısıldadı: “Kusura bakmayın, hazırda sadece bunlar vardı… Buyurun…”


Yemeğe başladık ama ilk lokmalar boğazımdan çok zor geçti; lokmalarım gözyaşlarıma karışıyordu. Öyle duygulanmıştım ki… Dünyanın bir yerinde bu kadar ince ruhlu, böylesine hesapsız ve iyi insanların var olduğunu bilmek içimi sonsuz bir minnetle doldurdu. Hayatımda yediğim en lezzetli, en anlamlı, en unutulmaz yemekti bir tas bulgur pilavı.


Anadolu’nun koca yürekli insanlarının dostlukla, konukseverlikle ve karşılıksız sevgiyle süsleyip soframıza koyduğu bir gönül ikramıydı bu. Hiç tanımadıkları iki yabancıya gece yarısı kapılarını, evlerini ve en önemlisi kalplerinin tüm sıcaklığını açan bu güzel insanları asla unutmadım.


Aradan tam elli üç yıl geçti… Şarkışla’nın o tozlu yolları, kara trenin kıvılcımları ve o toprak damlı evin kokusu hâlâ dün gibi zihnimde. Elleri önünde mahcup bekleyen enişteyi, başı oyalı o vakur ablayı ve o gece yatağını bize veren çocukları hep şükranla andım. Çünkü ben öğretmenliği sınıftan önce, o gece o sofrada, o güzel insanların yüreğinden öğrendim.

Bir Değerlendirme Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir