Zeynep MANSUROĞLU
Rüya mı gerçek mi ikilemi arasında kalakaldı. Gözlerini şaşkınlıkla ovalayıp kendine gelmeye çalışıyordu. Yer, ayaklarının altında beşik gibi sallanıyordu. Odanın içinde sallanan avize, dolap kapakları, üstüne üstüne gelen duvarlar… Sinemada izlediği üç boyutlu korku filmini anımsadı. Ama bu, tek bir ekranda değil; etrafını çepeçevre sarmıştı.
Güçlükle ayakta durmaya çalıştı. Bu sabah okula gidip öğrencileriyle hasret giderecekti. Geleceğe dair yeni umutlar ve deneyimler yaşayacaktı. Onun yaşamında yer alıp kolaylık sağlayan, her maaşını aldığında evine aldığı eşyalar, neden ona kötülük yapacak gibi sallanıp duruyordu?
Büyük bir özenle seçtiği ev eşyaları, yaşantısına eşlik edecek ve birlikte huzur dolu günlere yelken açacaklardı. Gözlerini karartan sis bulutlarını aşıp etrafına bakındı. Yatak odasındaki dolaptan battaniyeler, yastıklar, çarşaflar ve elbiseler üstüne üstüne geliyordu. Hemen koridora çıktı; portmantodaki ayakkabılar, üzerine düşmek için adeta birbirleriyle yarışıyordu. Mutfaktan gelen tabak, bardak, tencere ve tavalar ise bir orkestra oluşturmuş, son sesle çalıyorlardı.
Okuldan dönüp kendini eve attığı, hayatında her bir eşyası ayrı bir yer edinen bu ev, ona şimdi yabancıydı. Güneş, bulutların arasından ışıklarını dünyaya ulaştırmak istercesine parlıyor; o ise bu karışıklıktan kurtulup sığınacak bir köşe arıyordu.
Koridordaki aynaya gözü takıldı. Yüzündeki korkuyu ve telaşı gördü. Hızla oradan uzaklaşmaya çalışırken, aşırı sağanağa yakalanmış bir kuş yavrusu gibi konacak bir dal arıyordu. Tüm gücünü toplayarak, eşyalara takıla takıla kendini dışarı attı. Güçlü bir dalgaya kapılmış gibi, boğulmamak için hızlı kulaçlar atarak kıyıya ulaştı.
Evinin bahçesinde tir tir titrerken, evine bakıp gözyaşlarıyla mırıldandı:
“İnsan hiç kendi ev eşyaları arasında boğulur mu?”
Zeynep MANSUROĞLU

