Sevginin öyküsü yazılamadan düştü yere bir can…
KUŞLAR DA SUSTU
“Ne olursun yapma!”
Gök sağırdı, bulutlar dilsiz, toprak kayıtsız…
Utancından kanatlarını bile çırpamadı kuşlar. Dalların ucunda büzülüp, dertop oldular. Küçücük yürekleri gözlerinin önünde az sonra olacakları sezmiş gibi titriyordu.
Okulundan çıkıp evine gitmek için, saldırganın arabasına binen genç bir kızdı bağıran. Araba, kentten uzak, ağaçlıklı, bilmediği ıssız bir yerde durdu.
Sanki tanrıya adanan bir kurban gibi sapkın bir ruha sunulmuştu. Bağırmaktan kısılan sesi, boşluğun derinliklerinde iyice duyulmaz oldu…
Tutsak alındığı hoyrat kolların arasında, çırpındı durdu. Ekşi ter kokusu, yılışık sırıtışı ve kösnül bakışlarıyla kan çanağına dönen gözlere, son kez korkuyla bakıp:
“Bırak beni!” diye haykırdı. Korkunun yansıdığı tondaydı sesi.
Kimse duymadı yürek parçalayan çığlığını.
O bağırdıkça, adamın hırıltılı solumaları, avına atılan bir canlının hayvansı sesine döndü. Otlara karışan uzun, dalgalı siyah saçlarını, sigara ve makine yağı kokan elleriyle avuçladı. Kız, gözü dönmüş bu yabanıl ve acımasız kıyıcının yüzünü tırnaklayıp kalkmaya çabaladı. Ne ki engellenmenin öfkesiyle bakışları korkunçlaşan adam, iyice abandı avının üstüne.
Özüne ve bedenine dönük saldırıyla neye uğradığını şaşıran genç kız, örselenmekten kaskatı kesilmiş bedeniyle sonuna değin boğuştu.
Uzun süren direnişinden sonra tekmelediği, insanlığından çıkmış bu cani adamın sendelemesinden yararlanıp can derdiyle kaçmaya çalıştı. Son gücüyle koşuyor, bir yandan da “Kurtarın!” diye bağırıyordu.
Bahara gebe, yeşerip gövermeye aday ağaçlara takıldı çığlığı. Dallarsa, tanıklıklarının ezikliğiyle başını eğmişti. Suskundu kuşlar…
Gökyüzünü birden kara bulutlar kapladı. Güneş çoktan batmıştı zaten. Sesine ses verecek canlıların tümü, yeryüzüne hiç gelmemiş gibi yoktular.
Yapayalnız, umarsız koştu, koştu…
Ayakları taşlara takılmasa uçacaktı sanki. Ana babasının, kardeşinin yolunu gözlediğini, kaygılandıklarını biliyordu…
Bu sabah, güle oynaya gelmişti okuluna. Sınav sonuçları yüzünü güldürmüş, çok istediği mesleğine bir adım daha yaklaşmıştı. İyi bir psikolog olmak istiyordu. İnsan sevgisi, her türlü özveriye değerdi onun için. Onların duygu dünyalarına, sevgiyle sıcacık dokunmak ve yaralı özlerini sağaltmaktı düşü.
Yaşanan kıyımlar; öfkesini denetleyemeyen, kendilerine belletilen yargılarla ve kaba güçle beslenenlerdi. Nereden bilecekti ki kendi yazgısının da bu güce kurban gideceğini?
Üniversiteden eve dönerken arkadaşıyla bindiği, yuvarlak yüzlü, kirli sakallı dolmuş sürücüsü, ona göre her gün gözlemlediği emekçi halktan biriydi. “İstediğiniz yere otobandan götürürüm sizi bacım,” demişti. “Hava kararmadan varırsınız.”
Sesi güven verici, yüzü dingin, bakışı kardeşçeydi.
Bu izlenimi, pahalı ödeyeceği ilk ve son yanılgısıydı.
Dikiz aynasından sık sık kendisini gözlediğini görmedi. Arkadaşı indikten sonra, akşamın alacakaranlığında ayrı bir yoldan gittiklerinin, kentten uzaklaştıklarının ayırımına vardığında artık çok geçti.
Bilmediği bir yerde durdular. Dalgınlığına ilendi içinden. Ne telefonunu açmaya ne de dolmuştan inip kaçmaya fırsatı oldu…
Düşe kalka, botunun biri ayağından çıkmasına karşın, parçalanmış giysilerine aldırmadan koştu. Avcısının, arabadan levyeyi alarak peşinden geldiğini bilecek durumda değildi. Tökezledi ama durmadı. Arkadan başına sertçe vurulunca kapaklandı yere.
Gök gürledi o sırada.
Hızlanan rüzgârın uğultusu, yakın zamanda izlediği korku filmini getirdi aklına. Bir grup erkeğin saldırısına uğrayan ve işkence gören küçük bir kız çocuğunun çektiği acıları izlemeye dayanamadığı bir filmdi bu. Başka sancılı görüntüler geldi gözünün önüne. Sonra da dalgaların yuttuğu salda, denize düşen bebelerin çığlığını duydu…
Çocukken annesinin tarayıp ördüğü, babasının ise kıyamadan okşadığı saçlarının arasından sızıp, toprağa karışan kanının sıcaklığını duyumsayınca kalkmak istedi yeniden. Doğrulurken bir darbe daha yedi. Yiyecek peşindeki şaşkın karıncalar bile hızla yuvalarına kaçıştı…
Kötülüklere sunulan savunmasız bedeninin acısını ve üstüne benzin dökülüp yakıldığını hiç duymadı.
Sağaltmak istediği hastalıklı ruhlar, sapkınlar, ilkel dürtülü canilerin saldırganlıkları hiç bitmeyecekti. Bu ayıplara tanık olan, yapılanlara duyarsız kalan, suçu bağışlayan kimi büyükler de susacaktı.
Bedeni toprağa karıştıktan tam dört yıl sonra, kendisi gibi genç bir kıza tecavüz edilip pencereden atıldığını duymayacaktı.
Ülkesinin, onulmaz ayıplarla göçük altında kaldığını da hiç bilmeyecekti artık.
Toplu öldürümlerin yaşandığı bu topraklarda, çoktandır hayata can katan, gülüşü yarım, sevdası yarım kadınların kıyımları aralıksız sürüyordu…
Adam uzaklaşırken, suskun doğada son duyulan ses; çalıştırdığı aracın homurtusu, yağmurun şıpırtısı ve kuşların, masumiyete, güzelliğe, acıya, aşka yaktıkları ağıtlarıydı…

