KIRILAN ÇOCUKLUK

Yazı Kategorisi:Edebiyat
Yayınlama Tarihi:19 Mart 2026
Görüntüleme Sayısı:303

Selma Özhan

KIRILAN ÇOCUKLUK

Bazı çocuklar acılarını sözcüklere dökemez, bağıramaz, susar; çünkü suskunluk, en erken öğrenilen hayatta kalma biçimidir. Ama her susuş, içlerinde büyüyen bir yalnızlıktır.

Bir zamanlar çocukluk, dünyanın sertliğine karşı örülmüş görünmez bir duvardı. Dışarının gürültüsü içeri sızmaz, kötülük kapıda dururdu. Bugün duvarlar inceldi. Çatlaklarından ışıkla birlikte şiddet de sızıyor, korku da suskunluk da. Çocuk artık yalnızca büyümüyor; maruz kalıyor.

Bu sessizlik, aslında en yüksek sesli imdat çağrısıdır. Bir çocuk susmayı bir savunma mekanizması olarak kullanmaya başladığında, bu onun dış dünyaya olan güveninin ne kadar sarsıldığının göstergesidir.

Günümüzde bu sessizlik, sadece bir odaya kapanmak değil; bildirimlerin, durmaksızın akan videoların ve yöntemlerin sunduğu yapay onay mekanizmalarının arkasına saklanmaktır. Ekranların ışıklı, her saniyesi planlanmış yapay dünyası kapandığında ortaya çıkan boşluk; çocuk için artık sadece bir sığınak değil, gerçeklikle bağını koparan korkutucu bir uçurumdur.

Bir çocuğun çevrimiçi dünyadaki hiper-aktif varlığı, bazen gerçek dünyadaki en derin sessizliğini maskelemek için kullandığı “dijital kamuflaj” olabildiğini unutmayalım.

İstatistikler bize şunu söylüyor: Şiddete ya da cinsel istismara uğrayan çocukların büyük bir kısmı, yaşadıklarını yıllarca kimseye anlatamıyor. Anlattıklarında ise çoğu zaman inanılmıyor, geçiştiriliyor ya da “üstü kapatılıyor”. Oysa kapatılan her hikâye, çocuğun iç dünyasında büyüyerek kalıyor. Korku, utanç ve suçluluk, çocuğun gerçek yaşı gibi onunla büyüyor.

Dünyada milyonlarca çocuk hem çalışıyor hem de korunmasız. Hem yoksul hem görünmez. Şiddetin olduğu evlerde, çocuğun suçu yoktur ama bedeli hep ona kesilir. Dayak yiyen, aşağılanan, dokunulan bir çocuk; dünyayı güvenli bir yer olarak öğrenmez. İnsanlarla kurduğu bağ, sevgiyle değil, tehditle şekillenir. Sonra bir gün o çocuk, öfkeli, içine kapanık ya da saldırgan olur. Biz buna “davranış bozukluğu” deriz. Oysa bu, bir dil arayışıdır.

Suça sürüklenen çocukların hikâyesine yakından bakıldığında, neredeyse hep aynı cümle yankılanır: “Kimse beni duymadı.” Şiddet gören, tacize uğrayan, ihmal edilen çocuk; adalet duygusunu kaybeder. Çünkü adalet, önce evde öğrenilir. Güven, önce bir bakışta kurulur. Bunlar yoksa, çocuk kendini korumayı bazen yanlış yerlerde, yanlış şekillerde öğrenir.

Popüler kültür bu sessizliği gürültüyle örter. Her şey yolundaymış gibi yapar. Gülen çocuk yüzleri, parlak videolar, mutlu aile pozları… Ama perde arkasında başka bir çocuk vardır: Dokunulmaması gereken yere dokunulmuş, bağırması gereken yerde susturulmuş, inanılmamış bir çocuk. O çocuk, büyüdüğünde ya kendine zarar verir ya başkasına. Çünkü şiddet, anlatılmadığında yön değiştirir. Ve biz, bu noktada çocuğu suçlarız.

“Niye böyle oldu?” deriz.
“Niye öfkelendi?”
“Niye suça karıştı?”

Belki de asıl soru şudur:
O çocuk, ne zaman korunmadı?

Çocukluğu korumak, onu cam fanusa almak değildir. Çocukluğu korumak; şiddeti ciddiye almak, tacizi örtbas etmemek, susan çocuğun sesini duymaya çalışmaktır. Bir çocuğa inanmak, bazen dünyayı yerinden oynatır. Ama inanmadığımız her çocuk, o dünyanın altında biraz daha ezilir.

Çünkü çocukluk, unutulmaz.
Bastırılır, saklanır, ötelenir ama yok olmaz.
Bir gün ya bir çığlık olur,
ya bir suç dosyası,
ya da sessizce sönen bir yaşam.

Ve biz hâlâ şunu hatırlamak istemeyiz:
Bir çocuğu koruyamayan toplum, kendini temize çıkaramaz.

Bu yazı, anlatamayan çocuklar için yazıldı. Korktuğu için, utanmayı öğrendiği için, inanılmayacağını bildiği için susanlar adına… Çünkü çocukluk geçip gitmez; insanın içinde bir yere çekilir, orada bekler. Bir gün öfke olur, bir gün suç, bir gün kendine yönelen bir yıkım.

Modern dünyanın hızı içinde bir çocuğu duymamak, onu kaybetmenin en sessiz yoludur. Artık kayıplar sadece fiziksel değil; bir çocuğun gözündeki ışığın sönmesi, sesinin ekranların gürültüsünde boğulmasıdır. Biz toplum olarak, bu sessiz kayıpların yasını tutmayı hâlâ pek beceremiyoruz. Toplumda yaygın ama yanlış bir inanış vardır: “Çocuktur, anlamaz” veya “Büyüyünce geçer.” Bu bakış açısı, çocuğun yaşadığı yıkımı küçümsememize neden olur. Yas tutmak için önce bir kaybın varlığını kabul etmek gerekir. Biz çocuktaki sessizleşmeyi bir “uslanma” veya “büyüme” sanarak asıl kaybı ıskalıyoruz.

03.02.2026

                                                                                                                                         İZMİR

2 Yorum

  1. Çocukluğun o incelen duvarlarını ve sessiz imdat çağrılarını o kadar naif bir dille anlatmışsınız ki… ‘Çocuktur anlamaz’ yanılgısının ardındaki gerçek yıkımı yüzümüze çarpan bu değerli yazı için teşekkür ederiz. Kaleminize, yüreğinize sağlık.

Bir Değerlendirme Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir