KILIÇ YARASI

Ali Fuat KARAÖZ

Yazı Kategorisi:Edebiyat
Yayınlama Tarihi:20 Şubat 2026
Görüntüleme Sayısı:30

Hava ne güzel, açık pencereden giren ılık, tatlı bir yel tülü havalandırıyor, yüze değdiğinde gönlü hoş insanın içi de bir hoş oluyor. Öyle güzel ki insana yaşama sevinci veriyor her şeye rağmen…

Orta yaşlı adam pencere kenarında ahşap sandalyeye oturmuş hüzünle karşısındaki adama bakıyor. Öyle derin kederler içinde ki adeta uzak denizlerin uğultulu dalgaları arasında kaybolmuş batık geminin hala çırpınan yolcusu gibi. Belki de çok eski zamanlardan kalma tatlı bir hatırayı mı anımsıyor? Ne zamandır böyle duruyor, bu hüzün dolu odada kapalı kalalı iyice içine mi gömüldü? İçi yanıyor, derin nefes almak, kırlarda koşmak istiyor, yaşlı adamı yatağa mahkûm eden o uğursuz sabahı hatırlamak istemiyor, onu süzüyor sevecenlikle.

Adam uzun, upuzun yatıyor çift kişilik yatakta tek başına. Kaç yıl oldu böyle tek kalalı? Geri dönülmez diyarlara giden mini minnacık kadını nasıl da özlerdi adam. Hala özler, hem de nasıl! Arada bir gidip gelen akıl sağlığının iyi olduğu zamanlarında onu hep yâd eder.

“Çok yaşadım, şimdiye kadar ben de onun yanına gitmeliydim evlat!”

Ne zaman bu sözü etse orta yaşlı adamın yüreğinin telleri titrer, içi sızlar, ne diyeceğini bilemez.

“Amca ne biçim konuşuyorsun öyle!”

“İyi de oğlum, böyle yaşamaktansa…”

“Neden…”

“Nedeni mi var, daha yeni saat tuttum, buradan lavaboya tam on yedi dakikada gidip geldim.”

Orta yaşlı adam kederleniyor, susuyor bir an, her ölüm erkendir diye iç geçiriyor.

“Düzeleceksin amca!”

Yaşlı adam bazen hüzünlenir, eski güzel günlerine gider, yakışıklı, erkek güzeli, genç, dinç olduğu zamanlarında yaptığı çapkınlıkları gırgırla karışık diline dolasa da ayrıntıyı girmez. Ciddidir, ne istediğini bilir, uzun yıllar yöneticilik yapmanın verdiği alışkanlıklarla bazen etrafına tepeden bakar, içselleştirdiği davranışlarla olur olmaz emirler verir, pek muhatap olmasa, nadiren olsa da sokakta olmadık zamanlarda olmadık insanlara bile emretmeyi doğal bir hak sayar kendine. Ne zaman ki birisi dik dik bakıp karşı çıkarsa kızar, ama yüzgöz olmaz, bildik biri ise onu iyice haşlar, emin olduğu konularda dediği dediktir. Tatil günlerinde evinde dahi giysilerine çok özen gösterir, kravat takar, misafir gelecekse daha da başkadır, tiril tirildir, o tam bir aristokrattır. Kuralcıdır, evin içinde çocuklar bile rahat davranamaz, sessiz sakin bir tarafta durmak zorundadırlar. Pencereler her zaman kapalıdır; evde, arınık bir ortamda dış dünya ile ilişkiler en alt düzeydedir. O eski günlerinde, ateş gibi olduğu zamanlarında yanına yaklaşmak bile sorun olurdu, hele ki işyerinde huzuruna çıkmak, bir şeyler istemek… O haşmetli günler geride kalalı ne çok zaman oldu, o zamanlar etrafında pervane olanların çoğu, şimdi artık semtine bile uğramıyor, zaten böylelerini oldum olası hiç sevmezdi. Kurt kocayınca köpeğin maskarası olur derler ama…

Orta yaşlı adam hala hüzünle bakıyor yatan ihtiyara. İçinde fırtınalar kopuyor sanki. Bu kente senin sayende gelmiştim diye iç geçiriyor. Çekip almıştın kural tanımaz o haramilerin elinden. Onlar ki, ayrılırken hak ettiğim ücretimi bile vermek istememişlerdi, başkaları devreye girmiş, onca uğraşıdan sonra zoraki alabilmiştim. Sonra hastalık yüzünden işler ters gitse de yapabileceğini yapmış, istersen sana bir iş kurayım evlat demiştin. Hayır demiştim. Ameliyat sırasında neydi o hallerin, hemşire ve doktorların davranışlarını içine sindirememiş, hazmedememiş, serum hortumlarını koparıp atmıştın, huysuzluğundan dolayı ne çok kan aranmıştı, belki de şoktaydın, ne yaptığını tam bilmiyordun, uzun uğraşılardan sonra zor kurtarmışlardı seni, yirmi beş yıl önceydi. Bunca yıl daha yaşamak varmış şu dünyada, öyle ya da böyle. Şimdi, çok yaşadım derken, yoksa bu cümleleri bu yüzden mi kuruyorsun?

İhtiyar kıpırdandı, gözlerini kırpıştırdı sessizce. Mimikleri şekilden şekile girdi. Döndü usulca pencereden tarafa. Dizlerini büktü, çekti kendine doğru ayaklarını. Homurdanır gibi sesler çıkardı ne olduğu anlaşılmayan. Tekrar döndü sırtüstü. Gözlerini açtı, kapattı. Dünyası mı kararıyor? Yüzündeki sevimlilik insana huzur veriyor. Seyrelmiş kaşları, alnını kapatmayan saçları apak, küçük burnu her nefes alışında inip kalkıyor. Yüzü biraz şişkin, elmacık kemikleri çıkık, zayıf düşmüş solgun yüzü huzurlu. Ya iç dünyası, yüzüne mi yansıyor? Böbrekleri ne zamandır zorlanıyor, hasta yatağından kalkıp idrar için tuvalete gidip gelmek oldukça sıkıntılı olsa da hala kendi işini kendi görüyor. Kalbi yetemiyor artık, yorgun, bu yüzden ayaklarının şişi inmiyor, tırnak diplerine varıncaya kadar ayakları, dizden aşağısı morarıyor bazen. İlaçlarla yaşıyor ne zamandır. Son demleri nasıl olur, kim bilir? Yoksa zaten son demlerini mi yaşıyor, belli mi olur?

Orta yaşlı adam yerinden kalktı, adımladı sessizce odayı, şimdi hastanın yüzüne doğru eğildi, dikkatlice bakındı. Yaşlı adam gözlerini açar gibi olunca hızla geri çekildi.

“İyi misin amca?”

Yanıt vermedi yaşlı adam, yutkundu, hızla başını sağa sola çevirdi inleyerek. Anlaşılmaz sözler söylemeye devam ederken alnında ter damlacıkları belirdi iyice. Başka yerlerde başka dünyalarda mı geziniyor? İçinden neler geçiyor, neler hissediyor? Birden sesini yükseltti, ellerini yanlarına dayadı, yumruk gibi sıkmaya çalıştı zayıf düşmüş parmaklarını. Yataktan destek almaya çalışırken bağırdı çığlık çığlığa.

“Bu benim çocuğum değil!”

“Amca!”

Gözlerini ayırdı iyice, adeta çıldırmış gibiydi. Gözleri kapalı olsa da sanki karşısında birisi varmış gibi konuşmaya başladı. Sesli iç diyalog muydu tüm bunlar, yoksa karşısında duran orta yaşlı adama mı anlatıyordu olup bitenleri, pek anlaşılmıyordu. Karmakarışık, dizginlenemeyen sözcükler gelişigüzel dudaklarından dökülürken iç dünyasının karmaşası mı belirginleşiyordu, yoksa çok eski zamanlardan beri beyninde katman katman biriktirdiği değişik şeylerin yansıması mıydı?

“Birinci karımı terk ettim, başka bir kadın çocuğu ile geliyor, bu senin diyor, değil diyorum, benim değil. Senin diyor ısrarla, gözlerini belertiyor ne biçim. Bak şimdi de üzerime geliyor, saldırıyor. Hayır, yapmayın diyorum. O da ne öyle, elindeki kılıcı savuran bir adam var yanında, adam saldırıyor hışımla. Katil suratlı. Ah, şimdi böbreklerimi kesti, her yer kan. Her yanım sızlıyor. Hastaneye götürün beni. Hemen şimdi yaralarımı sarın! Kadın hak ettin diyor birde, şuna bak, vicdansız. Kadın ne biçim bağırıyor, ipini koparmış köpek gibi havlıyor, dişlerinden kan damlıyor. Hem becer, çocuk peydahla, hem de inkar et, diyor. Bunca yıl neler çektirdin bana! Gör, neymiş bakalım, cezanı çekeceksin, iyi oldu işte, az bile bunlar sana!”

Yaşlı adam yatakta dönüyor, patırdar gibi çırpınıyor.

“Amca, amca!”

“Her yerim kan, içim dışıma çıktı, kıpırdayamıyorum, yanıyor içim, sızlıyor yaralarım.”

“Amca uyan, uyan, kâbus görüyorsun!”

“Hemen beni hastaneye götür, dayanılacak gibi değil, bu acılar öldürecek beni!”

Orta yaşlı adam dayanamıyor artık. Göğsüne bastırıyor yavaşça, silkeliyor, dürtüklüyor, çimdikliyor. Sıkıntıdan ne yapacağını bilemese de bir an toparlanıyor, hastanın alnında biriken boncuk boncuk terleri siliyor usulca.

“Amca rahat ol! Amca, amca uyan! Kadın yok, eli kılıçlı adam da yok! Ateşler içinde yatmaktan kabus deryasına düştün, olmayacak şeyler görüyorsun.”

Gözlerini aralıyor, rahatlar gibi oluyor yaşlı adam. Derin nefes alıyor, ellerini yüzüne götürüyor, alnını ovalamaya çalışıyor, yorgun, zayıf düşmüş parmaklarıyla.

“Bana su verir misin? Bu halimle yerimden kalkamam, pipet de getir. Sonra hastaneye gidelim.”

Orta yaşlı adam sehpadaki sürahiyi kaldırıyor, usulca bardağı dolduruyor, pipeti içine daldırıp uzatıyor yaşlı adama. Bir eliyle adamın ensesini kavrıyor, başını kaldırıyor yavaşça. Diğer elindeki bardağı ağzına iyice yaklaştırıyor. Pipeti ağzına alıyor adam. Kana kana içiyor, aralıklarla nefes alarak, kendine gelir gibi oluyor, ne kadar sürer bu iyilik hali? Ne zamandır hep böyle. Aklı bir gelip bir gidiyor, bazen mezarlıklarda dolaşıyor, karısını ziyarete gittiğini söylüyor, uyanır uyanmaz onu soruyor. Bazen ağız dalaşı etseler de ne çok severdi onu.

“İyisin değil mi amca! Kâbus gördün, iyisin, bak hiçbir yerinde bir şey yok, ne kılıç yarası var, ne de kan. Haydi, biraz yürüteyim seni, ister yürüteçle, istersen başını omzuma yasla!”

Gözlerini kısıyor, sevgiyle bakıyor.

“Zorlama oğlum!” diyor.

Gözlerinin içine bakıyor muzipçe orta yaşlı adam.

“Çocuk neyin nesi?” diye mırıldanıyor, kuşku düşüyor içine, “Bir yerlerde bir kardeşim daha olmasın, diye söylemişti can dostum, yine onu tekrar etti, buydu demek. Bu yaştan sonra bir yerlerden kırk yaşlarında yeni bir evlat mı çıkıp gelecek yoksa? Bilinçaltı mı, çok eski bir kaçamak mı? Hayır, daha neler, kılıç yarası ne demek oluyor, ona ne demeli! Demans, sen nelere kadirsin!”

İçten içe hüzün, sevinç karışımı duygularla bezeniyor, toparlanıyor, yaşlı adamın başını okşuyor.

Kasım 2017

1 Yorum

Bir Değerlendirme Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir