İÇİMİZDEKİ GÖÇ

Yazı Kategorisi:Edebiyat
Yayınlama Tarihi:5 Mart 2026
Görüntüleme Sayısı:24

Uzun bir süre, dilimizden dökülen her sözcüğün kuru bir yaprak gibi rüzgarla savrulup gittiğini ve kalbe hiçbir anlam, duygu izi bırakmadan toprağa döndüğünü düşünüyordum. Hiçbir kitap, hiçbir söz hatta binlerce kitapla dolu hiçbir kütüphane dikkatimi çekmiyordu. Üzülüyordum. Dilin öldüğünü düşünüyordum. Daha sonra anladım ki asıl ölen insanın kendisiymiş. Kalbimiz. Ruhumuz. Gönül, gönlümüz. Hani şu biçare Yunus’un, bir kez gönül kırdınsa kıldığın namaz namaz değil, diye bize, sahip çıkın, değerini bilin dediği gönül. Artık sahip olduğumuz dil sadece bakkaldan ekmek almaya, araba, arsa almaya, dolambaçlı yollarla birbirimizi kandırmaya yarıyor. Yaprak gibi savrulmayın deyip alay ettiğimiz yapraklar bile ilk esintide dalını bırakıp gitmiyor, rüzgarla inatlaşıyor. Biz her daim gitmeye hazırız, hatta rüzgar geç kalacak olsa bir kaşık suda fırtına koparıp gideriz. Gitmekten kastım eş, dost, akraba yahut sevgiliyi bırakıp gitmek değildir. Maalesef onlar çoktan geride kaldı. Ve şimdi giden, içimizden göç eden yaşamın manası, yani biz, yani benliğimizdir. Artık hiçbir yerde kendimizi bulamıyoruz. Durmadan bir haz alma duygusu içerisindeyiz. Bu duyguyla ayakta durmaya çalışıyoruz. Elbise dolabı doluyor, mutfak doluyor, cebimiz doluyor, evin önünde arabamız oluyor; ama bir türlü içimiz dolmuyor. Çünkü ruhun besini asla madde değildir. Afşar Timuçin bir söyleşisinde maddi değerin, manevi değeri öldürdüğünü belirtir. Biraz düşündüğümüzde sahip olduğumuz pek çok şeyin gerçek sahibi olmadığımızı görebileceğiz. Sadece sahip olduğumuz nesnelere hizmet ediyoruz. Onlar bize hizmeti çoktan bıraktı.
Makine sözcüğünün insan için çok sık kullanıldığı bir dönemin içerisindeyiz. Bu durum insanın ruhsuzlaştığının bir göstergesi olsa gerek. İçimizde ne kadar güzel duygu varsa göçe uğradı. Ama düşüncelerimiz, söylemlerimiz daha bir güzelleşti. Her şeyin bir söylem güzelliğinden ibaret olduğunu herkes biliyor, bu yüzden hepimiz birbirimize içten içe ters ve içten içe şüpheyle bakıyoruz. Her şeye karşı duyarsızlaştık. Her türlü acının üstesinden gelebiliyoruz, ölüm artık canımızı yakmıyor. Çünkü his duygumuz zayıfladı, yok olma noktasına geldi. Oturduğumuz apartmanın bir katında biz dünyayı kurtarma felsefesiyle egomuzu tatmin ederken bir katında da insanlar yatağa bir tabak yemeğe muhtaç giriyor. Pek çok şeyin farkında olmadığımızın farkında değiliz.
Ünlü heykeltıraş Mehmet Aksoy 1976 yılında festival için gittiği Antalya’da açık alanda halkın önünde heykel yaparken bir kadın ünlü heykeltıraşa, şimdi sen buna ruh verebilecek misin, diye sorar. Heykelin kendisine ait bir ruhu olduğu inkar edilemez; ama bizim içimizdeki ruh ne kadar bize ait o tartışılır.
Her şeyi bildiğimiz bir dönemdeyiz. Çağımızda yaşanan bilgi patlaması neyin eseridir? Bilgi nedir, bilmek nedir, bilgiyi kullanmak nedir? Bilginin içimizde yaşanan göçe etkisi nedir? Medeni olmak nedir, medeniyet nedir? Gerçekten Mustafa Kemal’in dediği gibi medeni olmayanlar medeni olanların ayakları altında ezilirler mi? Bu medeniyet nasıl bir medeniyettir ki başkasını eziyor? Medeniyet sadece top-tüfek, kar-zarar hesabı mı? Bir şeyi daha tanımlamak gerekirse zeka nedir? Bizi soyup soğana çevirene neden zeki deriz? Yoksa bu övgü kendimize mi? Ah, biz de yapabilsek anlamına mı geliyor? Peki zekanın bir iyi niyet taşıması gerekmez mi? Değilse eğer, bu dünyada topraklarına dünya dolusu silah ve ölüm taşınan insanlar ölümlerden ölüm beğenip düştüklerinde yollara, medeni(!) dediğimiz derebeylerin şatolarını korumak için gösterdikleri cömert davranışları onaylıyor musunuz? Üzgünüm, cevap hemen verilecek türden değil. Hemen kestirip atmayalım. Önce aynayı kendimize doğru çevirelim. İçimizdeki hırs, kibir, üstünlük ve dünyaya sahip olma, sahiplenme, başkasının elinden alıp kendine muhtaç etme ve küçük küçük yardımlarla reklam yapıp böbürlenme insana ait bir özelliktir. Belki de şimdiye kadar bir savaşa sebep olmadıysak bu yalnızca hakim olduğumuz bir devlet olmayışındandır.
Kimseyi töhmet altında bırakmak istemem, bu eleştiriler son dönemde kendime yaptığım eleştirilerdir. Hem bir yazıdan en az bir kişinin alınması gerekir. Bir Kızılderili atasözü son süreçte çok kullanıldı. Ama dediğim gibi yalnızca kullanıldı. Oysa söz tamamen ihtiyaç duyduğumuz türdendi. Beyaz adam ve Kızılderili birlikte ata binerler dört nala gidiyorlar. Kızılderili bir anda durur. Beyaz adam şaşırır ve sorar; ‘Neden durduk neyi bekliyoruz?’ Kızılderili yanıt verir: ‘Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı.”
Maddi değerlerin hakimiyet alanına baktığımızda ruhlarımızın daha uzun bir süre geride kalacağını söylemek gerekir. Umarım ilk ruhlarına kavuşanlar dünyanın iplerini ellerinde bulunduranlar olur ya da ruhlarına kavuşanlar bu dünyanın iplerini bir an önce ellerine alır. İnsanın içindeki insancıl sevgiye inanalım ve her fırsatta o insancıl sevgi ne kadar derinde olursa olsun onu ortaya çıkarmaya çalışalım. Hep kendimizden uzaklaştık. Göç dış dünyadan içimize, tabiatın bizi kucakladığı yere, özümüze, yüreğimize olsun.

Formun Üstü

Formun Altı

Bir Değerlendirme Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir