LALENİN HAFIZASI

Yazı Kategorisi:Hikaye
Yayınlama Tarihi:9 Mart 2026
Görüntüleme Sayısı:69

Lalenin Hafızası

O her çiçeğin sırrını bilirdi.

“Lale,” demişti bir gün, vitrine yeni dizdiğimiz çiçeklere bakarken, “koparıldıktan sonra birkaç santim daha uzamaya devam eden tek çiçekmiş.”
Sözlerini sanki bana değil, kendine anlatıyordu.
“Onları hiç izledin mi? Güneşi kovalarlar. Solarken bile güçlüdürler. Yaprakları buruşur ama zarafetlerinden bir şey kaybetmezler. Cesur birer gözyaşı gibi düşerler toprağa.”

Kafamı kaldırıp ona baktım. Yüzünde tanıdık bir hüzün vardı; yıllardır yerleşmiş, gitmeye niyeti olmayan bir ifade.

“Sen bir lalesin, Canan,” dedim.
Boynuna sarıldım. “Üzgünken bile zarifsin. Ve devam etmekten hiç vazgeçmiyorsun.”

Bir şey sona erdiğinde bile, ardında bir iz bırakır bazen. Bir bitiş, başka bir başlangıca dönüşür. Canan bunu en iyi bilenlerdendi.

“Teşekkür ederim, Zümra,” dedi. “Bugün böyle sözler duymaya çok ihtiyacım vardı.”

Neler olduğunu sormadım. Çünkü bazı sorular cevap değil, yara açar.

Canan’la aynı işte çalışıyorduk. Dükkân benimdi ama o, sanki kendi yeriymiş gibi sahiplenirdi. Sabahları rafları düzenler, çiçekleri tek tek kontrol ederdi. Sessizdi ama yokluğu hemen fark edilirdi. Hayatta da hep öyle olmuştu: varlığı gürültüsüz, ama derindi.

Bir ara ona psikologa gitmesini önermiştim. Sert bir şekilde reddetmişti.
“Birisi duyarsa ne derler?” demişti.
O an saygı duymuştum. Çünkü iyileşmek, herkesin cesaret edebileceği bir şey değildi.

O gün öğleye doğru dükkân sakinleşti. Çay koydum. Yan yana oturduk. Camdan içeri süzülen ışık, masanın üzerindeki lalelerin yapraklarına vuruyordu.

“Bazen,” dedi birden, “geçmişini geride bıraktığını sanıyorsun. Ama o, hiç ummadığın anda gelip seni buluyor.”

Bir şey demedim. Sustuk. Bazı cümleler cevap istemezdi.

Ve Canan, konuşmaya başladı.

Çocukluğuna gitti.
Sessiz evlere, aceleci seslere…
Bağırılmasa bile kıran bakışlara.

O günü anlattı. Perdelerin yarıya kadar çekili olduğu bir öğleden sonrayı. Babasının erken gelişini. Ayak seslerini. Mutfakta kaynayan ama kimsenin karıştırmadığı tencereyi.

Sesler yükselmişti. Bir sandalye itilmişti. Annesi susmuştu.
Ve biri, bir yerden, şu cümleyi söylemişti:

“Senin yüzünden.”

O gün kimse ona dokunmamıştı.
Ama Canan parçalanmıştı.

O geceden sonra ağlamamayı öğrenmişti. Yük olmamayı. Sessiz kalmayı. Güçlü görünmeyi.

“İşte o gün,” dedi bana bakmadan, “kendime söz verdim. Kimseye yük olmayacaksın.”

Elini tuttum.
“İnsan olmak yüktür bazen,” dedim. “Ama bu bir suç değil.”

Gözlerinden bir damla yaş düştü. Bu kez durdurmadı.

Dışarıda rüzgâr saksıdaki laleleri sallıyordu. Yapraklardan biri kopup yere düştü. Canan eğildi, aldı. Avucunun içinde bir süre tuttu.

“Kopsa bile,” dedi fısıltıyla, “hâlâ güzel.”

O an anladım.
Canan’ın geçmişi onu kırmıştı ama yok etmemişti. Tıpkı bir lale gibi… Koparılsa bile uzamaya devam etmişti.

Dükkânı kapatırken anahtarı kilide soktum.
Bazı kapılar, yavaşça ve birlikte kapandığında, ardında karanlık değil, umut bırakıyordu.

Ve bazı insanlar, yaşadıklarıyla değil; yaşadıklarına rağmen ayakta kalabildikleri için güzeldi.

DİLEK ŞENOL

Bir Değerlendirme Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir