Memlekete varmadan erkek kardeşime mesaj çektim:
“Ben hastayım. Beni karşıla ve ablama haber ver; bana baksın…”
Akın, beni karşılamaya geldi, bana moral vermek için Caretta marka elektrikli bir araba kiralamış. Kırmızı renkte, küçük, şirin bir oyuncak gibi… Gönlü olsun diye tezahürat yaptım, oysa hiç halim yoktu.
Ablamların evine gidip hemen yattım.
…
Memlekette, annemin dairesine yerleşen erkek kardeşim ile birlikte on gün kaldım. Akın, dört yıldır eşinden ayrı olarak yalnız yaşadığı kıyı kentinden, ani bir kararla memlekete dönmüş ve beş yıldır kapalı durumdaki annemin evine yerleşmişti. Bu kararına ablam ve ben çok sevinmiştik çünkü gerek fiziksel gerekse psikolojik olarak çöküntü yaşıyordu.
Her ihtiyacı ile uğraşan ablam büyük bir çaba ve özveri içinde onu tekrar hayata ve sağlığına kavuşturmaya çalışıyordu. Ben de hem ablama hem Akın’a biraz destek olmak düşüncesiyle gelmiştim ama ne yazık ki kendimi güçlükle toparlıyordum.
Yine de orada kaldığım süre içinde annemle, ablam ve kardeşimle beraber zaman geçirmek iyi geldi. Annemin onayı ile evi, birlikte elden geçirerek kullanılmayanları ayıklayıp yeniden düzenledik; Akın’ın yaşayabileceği hale getirdik. Bu işi annemin yanında ve onun sağlığında yapmanın daha uygun olacağına inanıyorduk çünkü annem beş yıl önce yerleştiği huzur evinden oraya dönmeyi kesinlikle istemiyordu.
Kendimi; hem hastalığımın, hem de yaşadığım ‘zamansız ve imkansız bir aşk’ın etkisiyle çok hüzünlü hissediyordum. Evdekilere belli etmemek için çabalıyor, sıklıkla gece odama çekildiğimde, yatağımda ağlıyordum.
Son günlerde hissettiğim anlamsız coşku bitmiş, yerini hüzne bırakmıştı. Bu halimi inceleyip anlamayı erteliyor gibiydim. Her sabah kalktığımda kardeşime sevgi nağmeleri söyleyip sarılıyor, ona ve ablama naz yaparak kendimi toparlamaya çalışıyordum.
Uzun süredir bir arada olmadığımız için bu süreyi onlar ve kendim için yapabildiğim kadar iyi değerlendirmek arzusu içindeydim. Bu yüzden her fırsatta üçüyle de fiziksel ve psikolojik temas sergiliyordum.
Gündüzleri ihtiyaç duyduğumda; odamda dinlenmek yerine salondaki koltukta uzanıyor, Akın’dan benim için bir şeyler yapmasını rica ediyor, ona bol bol övgü dolu sözcüklerle teşekkür ediyordum. Ablam her gün gelip birkaç saatini bizimle geçiriyordu. O geldiğinde, salonda ben kanepede uzanırken o karşımdaki koltuğa oturuyor, Akın masada bilgisayarının başında oyalanırken bize Özdemir Asaf’tan şiirler ve şarkılar dinletmesini istiyor; dinlerken eski günlerden, ortak anılarımızdan konuşuyorduk.
Annem, bizi; üç kardeş bir arada ve yakın bir ilişki içinde gördüğü için şaşkındı. Sanki kendi çabası olmadan böyle bir şeyin nasıl gerçekleştiğini anlayamıyor ve saklayamadığı bir hayret ve mutlulukla izliyordu bizi.
Biz, üç kardeş kendimizi; o evde hiçbir zaman olmadığımız denli rahat ve birbirimize bağlı hissediyorduk.
Daha önceleri o eve, annemi ziyarete geldiğimiz özel ve sınırlı zamanlarda hep annemin kontrolünde ve onun beklentilerinin baskısı altında davranırdık. Annem, aramızdaki ilişkiyi de kendine göre düzenlemeye çalışırdı; olması ‘gerektiği gibi’. Ama şimdi o ev artık ‘annemin evi’ olmaktan çıkmış gibiydi. Annem kendini evin yönetmeni olarak görmüyordu ve üzerimizdeki baskı kalkmıştı.
Rahatlamıştık.
En azından ben böyle hissediyordum.
Annemle aramızdaki ilişkinin de daha rahat ve sıcak hale gelmesini istiyor ama uzun süredir hiçbirimiz bunu başaramıyorduk. Akın onu huzurevinden gün içinde alıp getiriyor, gece bizimle kalmasını istesek de akşamları huzur evindeki odasına dönmek için ısrar ediyordu.
Onunla kanepede yan yana oturup birlikte aile albümlerine bakarak fotoğraflar ile ilgili sorular soruyor, eski günleri anımsarken geçmişte bastırıp içine attığı nice acıyı anlatmasını sağlamaya çalışıyordum, nafile bir çabayla.
Duygularını hissetmekten hep kaçınan annem bu çabama sabırla katlanıyor gibiydi. Sanki bir an önce tamamlaması gereken bir görev olarak yaptığını görüyordum bu paylaşımları.
Nitekim birkaç gün sonunda, evdeki tüm albümleri incelemeyi bitirdiğimizde rahatladı ve “Bakmadığımız albüm kalmadı artık değil mi?” diye yorgun ama muzaffer bir eda içinde sordu.
Yine direnmiş ve kendini ele vermemişti!
…
Artık doksan yaşını geride bırakan annemi, ‘kendisi’ ile karşılaştırmak için çok geç olduğunu kabul ettim sonunda. O içinde, üst kuşaklardan devraldığı-kendisine ait olmayan- utanç ve suçluluk duygularının ağırlığını taşıyarak yaşamaya mahkum olmuştu.
Ben ise annemin beklentilerini karşılayarak onu mutlu etme çabalarımdan çoktan vazgeçmiştim.
Üzerimizde, geçmişten aktarılan nice travmanın sonraki kuşaklara devredilecek yükü ile yaşamak…
Üstelik ne kabul etmesi ne de taşıması kolay!..
Bilerek… Bilmeyerek…
Anneme, ablama, erkek kardeşime ve kendime bakıp her birimizin üzerinde geçmişin ağır yükünü görüyorum ve umutsuzca söyleniyorum:
Hayat hiç adil değil!..
…
B.Y.
(Düzce 2023)

