Çocuk Edebiyatında Ekoeleştirel Bilinç ve Yeni Doğa Anlatıları
Esra ODMAN İYİER
Bir çocuk kitabı yazarken en çok zorlandığım an şudur: Doğayı konu mu yapmalıyım yoksa onu fonda mı kullanmalıyım?
Uzun yıllar, doğa çocuk edebiyatında fonda yer aldı. Orman bir mekândı, deniz bir fondu, hayvan bir yardımcı karakter bazen de yol göstericiydi. Oysa bugün başka bir eşiğin önündeyiz. Artık doğa dekor değil; özne. Bu değişim yalnızca estetik bir tercih değil, etik bir zorunluluk.
Dr. Seuss’un resimli kitabı The Lorax, dönüşümün erken işaretlerinden biridir. İlk kez 1971’de yayınlandığından beri bir klasik haline geldi. Birçok kişi için Lorax karakteri, çevreye duyulan kaygıyı, saygıyı, sevgiyi sembolize etti. Bazı yetişkinler ise anti-kapitalist propaganda olarak gördü. Bir ağacın yerine konuşan Lorax, çocuk okura şunu öğretir: Bir canlıyı savunmak için onun yerine ses olabilirsin. Bu kitapta ağaç kesimi teknik bir mesele değil; ahlaki bir meseledir.
Martıya Uçmayı Öğreten Kedi ise türler arası dayanışmayı merkezine alır. Petrol yüzünden ölen bir martının yavrusuna sahip çıkan bir kedi… Bu hikâyede insanın yol açtığı yıkımı yine bir başka canlı onarmaya çalışır. Burada doğa yalnızca zarar gören değildir; dayanışma üreten, birbiriyle dostluk kurabilen ve birçok türün birlikte yaşadığı bir alandır.
Christine Nöstlinger’in Kim Takar Salatalık Kralı doğrudan ekolojik bir metin değildir belki ama otoriteyi sorgulayan çocuk figürüyle bize başka bir kapı açar: Eğer çocuk krala itiraz edebiliyorsa, doğayı sömüren düzene de itiraz edebilir. Ekolojik bilinç çoğu zaman politik bilinçle yan yana yürür.
Feridun Oral’ın Benim Adım Çöp kitabı da farklı bir duyarlılıkla bakar doğaya. Atık ve çevre bilinci öyle güzel hikâye edilmiştir ki, didaktik bir anlatıdan çok çocuğun bu bilinci kazanması için kelimelere dokunması sağlanmıştır.
Son yıllarda özellikle hayvan merkezli anlatılar çoğaldı. Deniz kaplumbağalarının göçünü anlatan resimli kitaplar, nesli tükenmekte olan canlıları konu eden hikâyeler, plastik kirliliğini işleyen metinler… Bu kitaplarda hayvan artık “çalışkan arı” ya da “kurnaz tilki” “hızlı koşan tavşan” değildir; varoluş mücadelesi veren bir canlıdır.
Ve burada benim için asıl mesele başlıyor.
Bir çocuk kitabı yazarı olarak şunu fark ediyorum: Eğer hayvanı yalnızca metafor olarak kullanırsam, çocuğa yine insanı anlatmış olurum. Ama hayvanı kendi hakikatiyle yazarsam, çocuk dünyayı başka bir yerden görmeye başlar.
Ekoeleştirel bakış bize şunu söyler: İnsan merkezde değildir. İnsan, ekosistemin bir parçasıdır. Bu düşünce çocuk edebiyatına girdiğinde anlatının dengesi değişir. Hikâyeler artık “insan kazandı” diye bitmez; “birlikte mutlu bir şekilde yaşadılar” diye biter.
Çocukluk, dünyayla ilk temasın kurulduğu yerdir. Eğer bir çocuk bir gölün kurumasına üzülüyorsa, yalnızca suyun eksilmesine değil, bir hafızanın kaybına üzülüyordur. Eğer bir kuşun göç yolunu kaybetmesinin acısını hissedebiliyorsa, dünya ile empati kurmaya başlamıştır.
Ben, çocuklara “Doğayı koruyun! Ağaçları koruyun! Hayvanları sevin! Ağaç dikin!” demeyi yeterli bulmuyorum. Onlara doğayı dinlemeyi öğretmek istiyorum.
Bir ağacın gölgesini yalnızca serinlik olarak değil, zaman ve mekânın, geçmiş ve geleceğin, var oluşun alanı olarak görmelerini istiyorum. Bir arının vızıltısını yalnızca ses değil, yaşamın sürekliliği, doğanın dengesinin, şifasının sesi olarak duymalarını istiyorum…
Belki de mesele şu: Geleceği kurtaracak olan şey teknoloji değil, doğaya yüklediğimiz anlamların içimizde yarattığı incelikleri ve güzellikleri yaşatmaktır. Bu incelik ve güzellikleri çocuklarımıza yaşatmamız, onların doğayla, canlıyla bağ kurmasını sağlamamız gerekiyor. Bunu ancak hikayeler yazarak kurabiliriz. Her bir hikâye ormanın, kuşun, böceğin, çiçeğin, toprağın, suyun ruhuna değdiği zaman çocuğun kalbine ulaşmış oluruz. Ve bu sayede, çocuklar doğayla el ele yaşamanın sırrını bizden daha iyi ve çabuk öğenirler.

