Bir Müfredat Hatası Yaşamak
Güneş öyle parlak, öyle güzel ışıldıyordu ki pencereden; sanki odanın içindeki tüm kederi bir çırpıda süpürüp atmak istiyordu. Perdeyi sonuna kadar açtı kadın. Pencereyi de açsa mıydı? Annesinin bir tanesi etkilenir miydi? Yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. ‘Sanırım daha iyi gelecektir,’ dedi, ‘oh, tertemiz hava!’
Pencereyi usulca araladı. İçeri süzülen bahar esintisi masadaki sınav kağıtlarını hafifçe havalandırdı. Kırmızı kalemle düzelttiği kağıtlar sorumluluğunu, yatağa yönelen bakışları kalbinin sahibini anlatıyordu. Bir yanda öğrencilerinin geleceği duruyordu masada, diğer yanda nefesiyle yaşam bulduğu minik canı, daracık yatakta…
Yatağın kenarına ilişti. Parmak uçlarıyla oğlunun saçlarını okşadı. Hayatı düzenli yaşamaya alışmış anne için çocuğunun düzensiz nefesleri, Chopin’in Nocturne Op. 9 No. 2’sindeki ruhu dinlendiren gece melodisi gibiydi. Her soluk, notaların arasındaki narin boşluklara yerleşiyor, hüzünlü ama huzurlu hava katıyordu odaya. Sadece izledi kadın. Dünyanın tüm gürültüsü açık pencerenin dışındaydı. Yaşamın en saf bestesiyse yatağın içinde…
Mutfağa geçti. Hareketleri sessiz ama kararlıydı. İlaç kutusunu açarken çıkan tıkırtı, sabahın omuzlarına yüklediği en ağır sorumluluktu. Miligramlar, saatler ve şifa bekleyen muhtaç bir inanç… Bir kimya deneyi hassasiyetiyle ilaçları tepsiye yerleştirdi.
Okula gitmek için hazırlanmaya başladı. Ütülediği beyaz önlükte leke kalıp kalmadığını kontrol etti. “Giysem mi?” dedi usulca kendi kendine, “Arabaya oturunca kırışır.” Düzgünce katlayıp çantasına yerleştirdi. Aynadaki aksine baktı. Ceketinin yakasını düzeltirken parmakları hafifçe titredi. Tam o sırada kapı açıldı, annesi girdi içeri. Kadının yüzündeki telaşlı gölge saatin tik taklarıyla yarışır gibiydi.
“Daha çıkmadın mı kızım sen?”
Genç kadın, çantasına sınav kağıtlarını yerleştirirken gözü saate kaydı. Dakikalar, bir müfettişin bakışları gibi üzerine dikilmişti. Geç kalmamalıydı. Sınıfta bekleyen gözler, müdürün koridordaki ağır adımları, düzenin sarsılmaz kuralları… Bir yanda geç kalma kaygısı, diğer yanda erken ayrılma sancısı. Kalbi hâlâ yatağın kenarında, Chopin’in narin melodisindeydi odadan ayrılırken.
Genç kadın, çantasını omzuna alırken annesiyle göz göze geldi. Dünyanın en ağır yükünü -kendi evladının nefesini- annesi de olsa başkasının ellerine bırakmanın verdiği ince sızı vardı bakışlarında. Ricasının ağırlığıyla titriyordu sesi. “Annecim, sana zahmet olacak ama ilacını tam on buçukta, yemeğini de yarım saat sonra… Sakın aksatma ne olur,” diyebildi.
Annesinin cevabını beklemedi. Fırladı kapıdan. Merdivenleri ikişer ikişer indi. Nefes nefese ulaştı arabasına. Anahtarı çevirdi, geç kalmışlığın telaşıyla gaza yüklendi. Dikiz aynasında gördüğü pencereye, kendi dünyasına son bir bakış atıp yola koyuldu.
Yol, tekerleklerin altında uzayıp giderken zihni yatağın kıyısında kalmıştı. Direksiyonu sıkan parmakları bembeyazdı. Sekiz yaşındaki bir bedenin, lösemi denilen düşmanla savaşına gün gün tanıklık ediyordu.
Arabadan inerken çantasını aldı, kitapları bugün daha ağırdı sanki. Okulun bahçesine girince omuzlarını dikleştirdi. Sınıfa girerken gülümsemek alışkanlığıydı, “Günaydın çocuklar,” dedi. Tam zamanında derse yetişmişti. “Saat on buçuğa beş var. Sınıfta eksiğimiz yok gibi. Sıralar tam görünüyor,” dedi kendi kendine.
Sınıfı göz ucuyla tararken arka sıradaki öğrencinin oturma şekline takıldı gözleri ama hiç ses çıkarmadan bakışlarını diğer öğrencilerinin üzerine kaydırdı. Beş dakika vardı nasılsa, kısa sohbetler sırasında sınav sonuçlarını sordu öğrenciler. Her biri birer puan, birer rakam bekliyordu. Onların beklentilerini duymamış gibi yaptı. Kendi evladı hayatın en ağır sınavını yaşarken bu kâğıt parçalarındaki sayıların ne hükmü vardı? Sessizce tahtaya geçti, uğursuz başlığı attı. “Hücre Bölünmesi” yazarken eli titriyordu. Öğrencilerine yaşamın mucizesini anlatırken zihninde, oğlunun damarlarında kontrolsüzce çoğalan hücreler çarpışıyordu.
Müfredat, yaşamı tek mutlak gerçek olarak sunuyor, laboratuvar sonuçlarıysa bu gerçeğin ne denli büyük sapma gösterebileceğini kanıtlıyordu. Bir yanda genç beyinlere biyolojinin evrensel yasalarını öğretiyor, diğer yanda bu yasaların bir mucizeye yer açmak için bazen nasıl esnediğini hayal ediyordu. Belki de hücreler, sadece yeniden inşa edilmek için bu kadar karışmıştı. Tebeşir tozuna karışan saklı umutla dersine başladı.
“Her canlı, hayatta kalmak için direnir. Ve bazen doğa, kuralları en baştan yazacak kadar inatçıdır…” Dersin tam ortasındaydı. Hücre çekirdeğinin yapısını anlatırken duraksadı. Bakışları, en arka sırasındaki loş köşeye takıldı tekrar. Orada oturan öğrenci akranlarından yaşça büyük görünüyordu. Her zamanki küstahlığıyla yayılmıştı sırasına. Kıvırcık saçları birbirine karışmış, kirli sakalları çehresinde eğreti duruyordu. Arka sıranın dokunulmaz krallığında bacağını diğerinin üzerine atmış, sanki evrenin tüm sırlarını çözmüş de bu dersi lütfedip dinliyormuş gibi bakıyordu.
Kadın, elindeki tebeşiri sıktı. Meydan okuyan duruşun, sahte özgüvenin ardında başka şey vardı kitaplarda yazmayan. Sınıfın ortasında biyolojik aykırılık gibi duran bu tip, kadının hem mesleki disiplinini hem de anne yüreğini aynı anda sarsıyordu. Tahtaya solunum sisteminin karmaşık döngüsünü hücrenin yanına basitçe çizmeye başladı.
“Kandaki oksijen…” sesi titriyordu, “hücre zarından içeri süzülürken yaşamın devamı için hücrenin oksijeni emmesi, kabul etmesi gerekir,” dedi. Oğlunun damarlarındaki yetersiz oksijen akışı canlandı zihninde. Tam o anda arkadaki küstah gölge kımıldadı. Parmağını havaya kaldırdı. Yüzünde düzen bozucu bir hücrenin hırçınlığı, dudak kenarına asılı kalmış habis bir gülümseme vardı. Bakışları dersin içeriğine değil, doğrudan kadının sabrına yönelik meydan okumaydı. Genç adamın her tavrı, sınıftaki sükuneti parçalamaya yeminli başkaldırı gibiydi. “Hocam,” dedi. Seyrek sakallarının arasından alaycı tonla çıkmıştı sesi.
Kadın, tebeşir tozlu ellerini birbirine vurdu, sesindeki nezaketi korumaya çalışarak gülümsedi. “Konuyu bitireyim, sonra söz hakkı vereceğim sana.”
Genç adam oturuşunu daha da bozarak geriye yaslandı. Dudaklarının kenarındaki habis kıvrım genişledi. “Benim beklemeye niyetim yok. Ayrıca bu dersi dinlemeyeceğim. Böyle bir hakkım olduğunu düşünerek bu hakkı kendime tanıyorum. Zorla mı dinleteceksin kendini?”
Sınıfta buz gibi bir sessizlik oldu. Diğer öğrenciler başlarını korkuyla arka sıraya çevirdi. Kadın, masasına doğru bir adım attı. Kalbi hızlı çarpıyordu ama sesine sakinliği giydirdi. “Eğitim haktır ama sınıfın da bir düzeni vardır. Lütfen, nezaketimizi bozmadan dinlemeye devam edelim.”
“Nezaket karın doyurmuyor hocam,” dedi genç, sesini daha da yükselterek. Sınıfın önündeki otoriteyi yıkmak istercesine üzerine geliyordu öğretmenin. “Benim zamanım kıymetli. Sizin anlattığınız hücreler, oksijenler benim hayatımda hiçbir şeyi değiştirmiyor. Dinlemek istemiyorum seni! Ne yapacaksın, disipline mi vereceksin beni?”
Genç adamın üstten bakan hırçın tavrı kadının göğsüne taş gibi oturdu. Kendi oğlu nefes almak için direnirken karşısındaki bu sağlıklı dev, elindeki yaşamı hoyratça savuruyordu.
“Hayır!” dedi kadın, sesi çelik sertliğindeydi bu sefer. “Sadece düzgün otur ve dersi dinle!”
“Oturmazsam n’olacak?”
Sınıftaki gerilim kopmaya hazır yay gibi gerildi. Genç adam sandalyesini gürültüyle geriye iterek ayağa kalktı. Omuzları geniş, duruşu sınıfın tavanına meydan okur gibiydi. Boyu, ön sıralarda oturan akranlarından o kadar uzundu ki gölgesi tahtadaki hücre şemasının üzerine karaltı gibi düştü.
“Burası hapishane değil!” derken, davudi sesindeki kontrolsüz öfke sınıfta yankılandı. “İstemediğim şeyi bana yaptıramazsın!”
Kadın, masanın kenarına tutundu. Beyaz önlüğü, içindeki fırtınayı gizlemeye yetmiyordu. Tam o anda, ön ve orta sıralarda oturan üç-dört çocuk, sınıftaki kaosa daha fazla dayanamayarak yerlerinden fırladılar.
“Otur lan yerine!” dedi içlerinden biri, sesinde olabileceklerin korkusu ve öğretmeni koruma içgüdüsü vardı. Bu ilk değildi aslında, diğer derslerde de aynısını yapıyordu bu sınıfdaşı.
Ondan cesaret alan diğer öğrenciler de ayaklanıp gencin etrafını sardı. Birisi kolundan tutmaya çalıştı, diğeri omzundan bastırarak onu küstahça yayıldığı koltuğa doğru itmeye zorladı. Sınıfın ortasında, laboratuvardaki bir deneyin kontrolden çıkışı gibi fiziksel tepişme başladı. Genç adam, üzerine gelen elleri savurmaya çalışırken hırsla soluyordu. Oksijenin hücre emilimi anlatılırken, sınıfın havası tükenmiş, bu kargaşanın ortasında elinde tebeşirle donup kalmıştı öğretmen. Genç adamın kıvırcık sarı saçları sarsıntıdan yüzüne dökülüyor, kirli sakallı çehresi öfkeden kıpkırmızı kesiliyordu.
Öfke, kontrol edilemez boyuta ulaştı. Küstah oturuş yerini vahşi saldırganlığa bırakırken, üzerine çullananların kollarından bir hışımla sıyrıldı. Eli cebine gitti. “Bırakın beni lan!” Sesindeki karanlık sınıfın tüm ışığını söndürdü. “Bırakın diyom lan size!”
Cepten çıkan bıçak bir anlığına parladı, önce kendisini durdurmaya çalışan arkadaşının koluna saplandı sivri çelik. Arkasından yükselen acı çığlık, kadının kulaklarında Chopin’in melodisini sonsuza dek susturdu.
Genç adam durmadı. Gözü dönmüş halde beyaz önlüğe doğru tekrar atıldı. “Hanyayı Gonyayı göstereceğim sana!” diye bağırdı. Sesi boğazında düğümlenen hırıltı gibi çıkıyordu. “Bana kırık not vermek, beni küçümsemek neymiş bak da gör!”
Bıçağın ucu, öğretmeninin bembeyaz önlüğüne saplandı, saplandı. Temiz, beyaz kumaşın üzerindeki kan, kontrolsüzce çoğalan uğursuz hücreler gibi yayılmaya başladı. Zihninde tek düşünce yankılandı kadının. Oğlumun… İlaç saati geldi mi?
Beyaz önlükteki leke büyürken tertemiz bahar sabahı, buz gibi sessizliğe gömüldü.
06 Mart 2026


Çok güzel olmuş. Emeğine yüreğine sağlık. Kutluyorum Selma.