Suskunluk da bir dildir ama öğrenmesi en ağır olan. Aslıhan Tüylüoğlu şiirlerinde sessizliğin sesini anlatıyor : söylenebilecek her şeyin söylendiği, ama asıl söylenmesi gerekenin en mahremde tutsak kaldığı yerden.
Hatırlayınca Susulacak Şeyler… Kitap insanı daha başlıktan yakalıyor. Boğaza atılmış kırk düğüm hissiyle çevirmeye başlıyorsunuz sayfaları. Şairin bildiklerini didaktik biçimde aktarma gibi bir çabası yok. Dizeleri arasında dolanırken hayatın ona öğrettiklerini nasıl taşıdığını gösterip okuyucusunun kendi yüküyle yüzleşmesini sağlıyor. Kitap dört kapılı bir ev gibi misafirini ağırlıyor: Ayrılık Tereddüdü, Duman Yalnızlık, Tık Çağı ve Neşeli Sular.
Hepsinin vaat ettiği farklı ama bölümlerin sıralaması kesinlikle rastlantısal değil. Bilinç dünyanızda çıkacağınız yolculuğa ait bir pusula, harita gibi. İlk bölümde ayrılığın fiziksel acısı, ikincisinde o acının kabuk tutarak yalnızlığa dönüşümü, üçüncüsü bu yalnızlığı daha da perçinleyen kuru gürültü çağı, dördüncüsü ise kırılmış ama hâlâ dimdik bir sesin kaynağını işaret ediyor.
Tüylüoğlu’nun şiirlerini bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan şey, dağınık bir lirizm değil; ince düşünülmüş, kurulmuş, omurgalı bir poetik yapı.
Aşkı ve ayrılığı soyut kavramlar olarak ele almamış; daha çok yere basan somut, dokunulabilir, neredeyse anatomik bir dille yazmakta.Bu hal ile ilgili bir örnekten gidersek; “Kırıldım sevgilim sanki sen gibi / boyu boyuma uygundu mızrağının” dizelerinde ayrılık bir düello sahnesi olarak kurgulanırken, ten ve kemik ön plana geçiyor. “Yokuş Aşağı Ayrılık” şiirindeki “elmacık kemiklerimde biriken tuzu sofrana kattım” dizesi, gözyaşını bile bir madde olarak kavratırken bedenin acısını titiz bir biçimde kişisel arşivine kaydediyor. Kitapta beyin, ciğer, ten, kemik, omuz hepsi şiirin nesnesi, harcı hâline gelmiş. Acı zaman içinde somutlaşarak bağdaş kurup karşınıza oturuyor. Yalnızlık ise duygu olmaktan çıkıp kıraç ta olsa olsa güvenli olduğundan üzerinde ilerlemeye çabaladığımız bir toprak parçası.
İkinci bölümün epigrafı Turgut Uyar’ın elleriyle ikram ediliyor: “Hangi cebini karıştırsan yalnızlık.” Şair verdirttiği kısa mola sonunda kazı çalışmalarına devam ederek sizi karanlıkla bakıştırıyor. “Kül Etek” şiirindeki kadın “bilerek suskun ve sağırken duyarak / kuşandı, kül eteğini” — yalnızlık artık giyilebilir, bilinçli olarak sahip çıkılabilir bir kimlik.
Hatırlayınca Susulacak Şeyler’ in imge dünyasında birkaç temel eksen var: güz ve sonbahar, ev ve yıkım, kedi ve kuş, duman ve kül… Güz bu şiirlerde yalnızca mevsim değil; her şeyin bitmekte solmakta olduğunun farkındalığı: “Her güzün yarım, yalnız ve ağır / döşü vardır hasretle dövülen” dizelerinde güz, bedenine sahip çıkmaya çabalayan bir varlık.
Ev imgesi kitabın en sarsıcı şiirlerinden birini doğurmuş: “Ev Yıkıldı” ismi kadar doğrudan bir şiir; ama içinde yalnızca bir binanın yıkılışı yok, bir yaşamın dağılışı var. “Ev yıkıldı / sevinsin öfkesinin suçunu evin üstüne atan” derken şair ev duvarlarını hem literal hem de mecazi anlamda kullanmakta; aile, hafıza, sığınak, gizem — hepsi o yıkılan evin harfiyatı altında can çekişiyor. Sardunya dalını bahçeden koparıp götürmesi, şiirin sonunda insanlık onuruna sahip çıkma, bir direniş anı olarak gözümüzde belirmekte.
Kitabın üçüncü bölümü Tık Çağı, Tüylüoğlu’nun yalnızca kişisel yası değil, toplumsal olanı da bağrına bastığını gösteriyor. Sosyal medya çağının yüzeyselliği, savaş ve şiddetin gündelik yaşama sızması, kadına yönelik şiddet, Gazze — bunlar kitapta süs olarak değil, şiirin kanından beslenerek varlığı sürdürüyor. Pıtrak şiirindeki “dünyada yalnız, açlığın ve ölümün kulesi Gazze” dizesi, insan acısının insanlığın acısıyla birleşebildiğini ; öfke ve şiirin aynı nefeste nasıl karşılaştığını anlatıyor. HaYret şiiri ise acıtan bir bilinçle yazılmış: “Bugün ölen ben değilim” dizesiyle başlayıp ve her dizede kadına yönelik şiddetin bir biçimini sayarak önümüze sürüyor; hayatta kalmanın, bir lütuf sayılabileceği bir durumda nefes alıp vermenin yaşamak sayılıp sayılmayacağını sorgulatıyor.
Son bölümde kitap adıyla çelişkiye düşüyormuş gibi görünse de hayır! Tüylüoğlu burada acının olmadığı bir yeri değil, acıya rağmen var olan sevinç damarını her şeye rağmen yaşamanın mümkünlüğünü yüreğimize fısıldıyor. Dördüncü bölümün en güçlü şiiri olan Öyleydi, Neşeli Sular Gibi, çocuk benliğine dönüş arzusu, uzun süredir duyulan bir özlem; “minik şeylere sevinirken küçük bir kız olduğum” gibi dizeler, nostaljik bir sızı değil, kaybolmaması için tutulan bir mutlu anı gibi. Çekidüzen şiirinde ise “ben bu yaralı aklımla akıllı kalbimi diktim” diyebilen cesaret sahibi bir ses var; yenilmiş ama asla teslim olmamış. Tüylüoğlu’nda kadın gerektiğinde kırılmayı bilen, kırıldığı yerden filizlenen bir varlık.
Şair şiirinde serbest nazımı tercih etse de özgürlüğü denetimli. Dizelerini uzun nefeslerle kurup tek bir darbeyle kesilebiliyor. Sözdizimi zaman zaman alışılmadık bir yerde kırılıyor, cümle bitmeden dize bitiyor ya da dize bitmeden cümle devam ediyor; bu kopukluklar anlatılan şeyle hemhal olmuşluğun göstergesi.
Kitap boyunca üç bölüme serpiştirilmiş epigraflar: Attilâ İlhan, Turgut Uyar ve Birhan Keskin gibi Türk şiirinin üç farklı üstadından gelen sesler, Tüylüoğlu’nun şiirinin köklerini ve muhatabını işaret ediyor.
Hatırlayınca Susulacak Şeyler, kendini yavaş yavaş açıyor; bu yavaşlık sabrın sonundaki selameti muştalıyor. Derinliği sadeliğinden gelen dizelerde pişmanlık, hırçın bir savunmacılık yok. Sadece, yaşanmış olanın dürüstçe ve yüreklice bir dışa vurumu var.
Kitabın sonuna gelindiğinde ismine olan sadakatin ayrımına varıyorsunuz. Hatırlayınca susulacak şeyler… Ve anlıyorsunuz ki tutulan sus orucu, sayfaların içinde, dize dize, sözcük sözcük, tam da bıçağın kemiği sıyırdığı noktada açılıyor. Söylenmesi gerekeni söylemeye başlıyor.

