Yayınlama Tarihi:8 Nisan 2026
bedenine çarpı konmuş bir ağacım bu ormanda
hışırtımı çatırtımı duyan yok
kırağısız, çiysiz yapraklar örüyor gövdemi
ölümünü bekleyen bir dilin son ağzıyım
duyacak kulak var mı sesimdeki ölümü
soyulup düşerken gövdemden kabuğum
arş görsün keyfin eliyle nasıl gömüldüğümü
mavi damarlarım kururken
duyun canhıraş soluğumu
duyun bir sürgünle çoğalanın
bir el’le nasıl boğulduğunu.
son sözü ölümün erkek diş(li)lerine takılı
ahraz bir kadın söylesin ve tükensin
ne gam, buharlaşsın analar
çarkın ateş çemberinde
-bilmez (mi)siniz-
tükenirse kadından tükenir insan
çünkü dil ve kadın / kadın ve dil
ölümü öteleyen bereketin kesesidir.
pelesenk edilmiş bir ant’sa ağzımda insan
ve dilde dönen bir çemberse hayat
tezatlar doğrulara, doğrular tezatlara yaslanır
tuz kurtlanır
pespembe sevinç rengi bir şerit olur Lût’ta
üstünde ak flamingolar kırmızı gagalarıyla
açlığına bakıp dünyanın
suyun kurdundan beslenir.
o an orda yaman bir şaka olur haramiler sofrası
sınanmış bütün doğrular kendini yer ve / irkilir
faili bilinmez tokluklar ki -sorar lal ve cenin-
emzikte ten yiyen çağın kobrası kimdir?
sesler pusu örter
ormanın karnındaki fidan yalnızlığını...
ateş taşar can kokulu çıralar mezarlığından
kartal pençeli anaların toprağı yırtmasıyla
böyle uluyarak
gün görmüş acılar granitidir parçalanan.
sus derince sus ve rahmini yak
k/irinde döl tutan insanlık
doğurduklarına mezar olan analar
böyle dipsiz kanadıkça
yitik dilleriyle yitiklerin çıvgınları baharlandıkça
- böyle orman orman -
üleşin çerçevelenmiş yüzlerin girdabını
üleşin her cumartesi yitikler magmasında boğulmadan
umut
yoksa Syphos’un kayası
dünya döndükçe inmeyecek omuzlarınızdan.