GONCA NEDİM’İN “MUCİZEM OL, OLUR MU?”
ÖYKÜSÜNÜN İNCELEMESİ (1)
Dr. Canan İLERİ
Yazar’ın yaşamı üzerine fazla bilgiye ulaşılamamıştır. “Mucizem Ol, Olur Mu?”nun sonuna eklediği “Çıkış”taki “Ben, ekimlerin ortasında doğmuşum.” s. 86 cümlesine ve 87. sayfada yazar üzerine verilen bilgiye göre yazar 15 Ekim 1987’de İstanbul’da doğar. 1993’ten beri Kıbrıs’ta Girne şehrinde yaşamaktadır. 19 Mayıs Kız Maarif Kolejini bitirir. Yakındoğu Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema Bölümü mezunudur. Şiir, öykü, romandan başka müzik alanında çalışmaları da vardır.
2008’de 21 yaşındayken Kaos GL Dergisi’nin düzenlediği Öykü Yarışması’nda Üçüncülük Ödülü’nü alır. Ancak tarafımdan kaynaklarda bu öykünün adına ve öyküye henüz ulaşılamamıştır. 2009’da 22 yaşındayken KKTC Kültür Dairesi Yayın Organı Defne Dergisi’nin düzenlediği Öykü Yarışması’nda “En Uzak Ülke” adlı öyküsüyle Birincilik Ödülü Gonca Nedim’indir. 2012’de 25 yaşındayken yine KKTC Kültür Dairesi Yayın Organı Defne Dergisi’nin düzenlediği Öykü Yarışması’nda “Mutluluğun Resmi” adlı öyküsüyle Üçüncülük Ödülü onun olur.
Bir dönem Ortam Gazetesinde köşe yazarlığı, muhabirlik ve redaktörlük yapar. 21 yaşındaki Gonca, Ağustos 2008’de ilk şiir kitabı “Şerefe Yalnızlık”ı, 23 yaşındaki Gonca Temmuz 2010’da ilk romanı “Cumartesi”yi, 26 yaşındaki Gonca 2013’te ilk öykü kitabı “Mucizem Ol, Olur Mu?”yu yayınlar.
Mucizem Ol, Olur Mu?’nun içinde “Köpükler Gibi”, “Mutluluğun Resmi” ile “En Uzak Ülke” öyküleri yer alır.
Babası Yüksel Nedim, onun için “okumak, yazmak, beste yapmak üçgeninde yaşar”, “21 yüzyılda iz bırakacak bir edebiyatçı” yorumunu yaparken Neriman Cahit “Belli ki Gonca Nedim, yazma yolunun kararlı bir yolcusu” der.
“Mucizem Ol, Olur Mu?” kitabı Eylül 2013’te yayınlanan 19.8×12.7 cm boyutunda küçük boy bir kitaptır ön ve arka kapağı kartondur. Toplamı 87 sayfa olan kitabın 6-73 sayfaları arası Köpükler Gibi öyküsüne ayrılmıştır. Kitabın basım yeri bilgisi ile ISBN numarası yoktur.
Sözcüklerle oynamayı seven yazar “Önsöz” yerine “Giriş”, “Son Söz” yerine “Çıkış” der. Kitap sonuna Gonca Nedim’i kısaca anlatan 87. sayfa eklenmiştir.
“Giriş”te eli kalem tutan herkese “Kaleminiz kimin olursa olsun, yazın. Elinize alışmasını da beklemeyin. Bana yazın, sana yazın, sevdiğinize ve sevmediğinize yazın. Okuduklarınızdan korkmadan yazın. Okutmak için değil, anlatmanız gerektiği için yazın. Yazı baki kalır ya hani; bunu unutmadan yazın.” s. 4 önerisinde bulunur. Saygının sevgiyle beslendiğini “Giriş”indeki “Sevgisiz yaşayamayan saygılarımla…” cümlesiyle dile getirir.
“Çıkış”ta kitaba koyamadığı daha pek çok düşüncenin heba olduğu vurgulanır. Yakınındaki dostların değerini bilmeyenlerin uzaktaki dostlarına dost canlısı mektuplar yazması eleştirilir. Felsefe açısından bakıldığında “sonların, nokta değil soru işaretiyle geldiği” belirtilir. Yazar, gözü açık doğduğunu, büyüdükçe göz yummayı öğrendiğini yazarak pek çok insanın büyüdükçe işlerine gelmeyene göz yummalarını, görmezden gelmelerini eleştirir. “Selametle…” yerine de “Kıyametle…” dileğiyle bitirir kitabını.
Bence “Kıyametle…” dileği kötü bir dilek değildir; kıyametin kötü olduğunu kim gördü ki? Tüm sevenlerin, sevilenlerin; ana, baba, çocukların sonsuza dek kavuştukları bir kutlu gün olmalıdır kıyamet.
“KÖPÜKLER GİBİ” ÖYKÜSÜNÜN İÇERİK İNCELEMESİ
“Köpükler Gibi” neredeyse roman olabilecek, uzunca bir öyküdür. Öyküde olay kahramanlarının yaşamlarından bir kesit değil, özetle onların yaşamlarının tümü yer alır.
Kendisinin hangi koşullarda ana rahmine düştüğünü açıklayan Helen’in “Bir ‘kız’ın çocuğuyum, bekâretinden şüphe edilmeyen.” cümlesiyle dünyaya geliş nedenini açıklaması; okuyucuya erkek egemen toplumlarda kızların ne denli tekin olmayan koşullarda yaşadıklarına tanıklık eder. Erkek egemen toplumlarda kimi ekekler; kendi ailelerindeki kadınları eve hapsedecek kadar koruma altına aldıkları halde, bir başka ailenin kadınını evi dışında gördüğünde, hatta kimi zaman kadının evi içinde, onun evini basarak ona tecavüz etme hakkını kendilerinde bulurlar. Öykü, sanki suçlu olan tecavüze uğrayan kızdaymış gibi toplumun bu kızları yalnızlığa terk etmeleri gerçeği üzerine kurulmuştur. “Bir ‘kız’ın çocuğuyum, bekâretinden şüphe edilmeyen.” cümlesinden anlaşıldığı kadarıyla Helen de erkek saldırısı sonucunda evinden, yurdundan edilen bir kızın çocuğudur.
Oysa her kız kadar Helen’in annesinin de sevdiği bir erkekle evlenerek mutlu yuvasında anne olma hakkı varken bu hak saldırgan bir erkeğin tecavüzü sonucu elinden alınmış ve kadın toplum gözünden düşmüş, önemsizleşmiştir. Helen’in annesi öyle önemsizleşmiştir ki öyküde adı bile geçmez. Kızı bile önceleri arasıra ziyaretlerine gelen tecavüzcü babayı çok severken annesinden nefret eder. Helen, artık erkekler için ücret karşılığı birkaç saatliğine satın alınabilecek bir bedene sahip olan annesini öldürerek ondan kurtulma hayalleri kurar.
Öykü bizlere günümüzde bile kadınlara, kızlara, kız çocuklarına “Kullan at.” mantığıyla “tek kullanımlık cinsel eşya” gibi davranıldığını bir kez daha hatırlatır. Şimdi hemen hepimizin aklına acısı henüz yüreğimizden gitmeyen Narin ve Narin gibi kız çocukları, Sıla Bebek ve Sıla Bebek gibi kız bebeler gelmedi mi?
Öykünün Özeti
Erkin’in annesi çok varlıklı bir ailenin öğretmen kızıdır; babası makine mühendisi. Bu iki genç, bir arkadaş yemeğinde tanışarak birbirlerine aşık olurlar. Mutlulukları Erkin dünyaya gelince taçlanır. Kendilerini tanıştıran arkadaşlarının düğününden dönerken arabalarının önüne atlayan bir kadını ezmemek için direksiyonu kırınca bir ağaca çarparlar. Kazada anne, baba ölür. Birkaç aylık bebek Erkin sağ kurtulur. Erkin anneannesinin zengin konağında büyür, iyi bir eğitim alır.
Arabanın önüne atlayan kız, bir uzun yol kaptanının karaya iner inmez kendisine tecavüz etmesi sonucu yaralı, bereli olarak ondan kaçıp kurtulmak ister. Öyküde adı geçmeyen kadın bu tecavüz sonucunda Helen adlı bir kız çocuğunun annesi olur. Denizci yıllarca uzun sefer dönüşünde tecavüz ettiği kadını ve ondan olma Helen’i ziyaret eder, her geldiğinde Helen’e bebek hediye eder.
Helen, geçimini bedeninden kazanan annesinden nefret eder ama onunla yaşamak zorundadır. Helen’i ziyaret eden babası ona başka bir evde ağabeyi ve ablası olduğunu söyler. Onların fotoğraflarını gösterir. Denizci baba, bir gün onu da ailesine katacağına söz verir ama bu sözünü yerine getiremez. Helen yine de artık kendisini görmeye bile gelmeyen babasını çok sever. Babasının kendi mucizesi olacağına inanır.
Kazada anne ve babasını kaybeden Erkin Bebek, anneannesinin konağında zenginlik içinde büyür. Büyüdükçe bu zenginlikten hoşlanmaz. Anneannesi ölür ölmez bir bekâr evine taşınır. Konağın aksine eşyaları derme çatmadır. Erkin hep mutsuzdur, ölmek ister. Evine kapanır. O artık dışarıya ancak içki almak için çıkan yaşlı bir gençtir.
Babasından umudu kesen Helen, zeki ve çalışkan bir öğrencidir. Eğitimini tamamlayarak bu ortamdan kurtulmaya çabalar. Bu sonuca ulaşmak için annesinin işlek evinde kör, sağır, dilsiz rolünü oynayarak yaşamaya çalışır. Annesinin müşterileriyle olan ilişkilerini görmezden gelir. Kendi ve annesi hakkında çıkarılan dedikoduları duymaz, duyduklarına aldırmaz. Okulda arkadaşlarına karşı annesini savunmaya çalışır. Evde tanık olduğu durumları başkalarına söylemez ama annesinden nefret eder.
Annesinin müşterileri daha Helen sekiz yaşındayken onu da rahatsız etmeye başlar, Helen onlardan kendini korumaya çabalar. Annesinin durumu nedeniyle sınıfta arkadaşları arasında aşağılanır.
Helen Artık on dokuz yaşındadır, bu yıl liseyi bitirecektir. Kurtulmasına az bir zaman vardır. Bir gün -okulda ne yaşadıysa- tüm çabalarının, zekâsının, iyi olan derslerinin, mezuniyetinin boşuna olduğu düşüncesine kapılır. “Her şey hayatımdan bir cacık olmayacağını fark ettiğim gün başladı.” s. 33 cümlesiyle kendi sonunu hazırlar. Zaten morali bozuk olarak geldiği evde kendi lisesinden 15 yaşlarında iki yeni yetmeden birinin sarhoş annesiyle ilişkiye girmeye çabalarken diğerinin onları izlediğine tanık olur. Bu kadarını kaldıramaz. İzleyen çocuğu yaralar, diğer çocukla annesini öldürür.
Annesi ölmeden önce kızına kendisini bu sefil yaşamdan kurtardığı için teşekkür eder. Helen evi o haliyle bırakarak çıkıp gider.
Helen’in babası ailesine bile söylemediği hastalığı nedeniyle denizleri bırakır. Artık ailesinin yanındadır. Belediye onaylı çocukları ve eşiyle birliktedir ama Helen’e gidememenin vicdan azabını yaşar. Yıllar sonra oğlu Mayıs’ı üniversiteye göndermeden önce onunla vedalaşırken ona Helen adlı kız kardeşinden ve kimseye söylemediği hastalığından söz eder. Mayıs’tan uzaktaki kız kardeşine sahip çıkmasını ister.
Mayıs üniversite üçteyken denizci baba ölür. O da babasının isteğini yerine getirmek için öğrenimine ara verip Helen’i aramaya başlar. Bulur da. onun yaşamını bir süre izler. Onu bu ortamdan kurtarmaya karar verir. Bu kararla kardeşinin evine geldiğinde korkunç manzarayla karşılaşır. Çok geç kaldığını anlayarak polise gider.
Helen, evini terk ettiği gece Helen’in annesinin tecavüzcü denizciden kaçarken neden olduğu kazada annesini ve babasını kaybeden Erkin’le karşılaşır, gece onun konuğu olur. Erkin, Helen’e yatağını verir; kızın güzelliğinden etkilenir. Helen’le güzel bir geleceği düşleyerek koltukta uyur. Ertesi sabah kahvaltı yapmak için gittikleri kafeyi polisler basar. Helen onlara teslim olmamak için kendini bıçaklar. Bu arada ateş eden bir polisin tabancasından çıkan kurşun Erkin’i kalbinden vurur.
Kafenin kapısındaki Mayıs yine geç kalmıştır. Mayıs, Helen’in kanayan kalbiyle söylediği “Abim!” çağrısını duyar. Hep ölmek isteyen Erkin, ölmek istemediği gün ölür. Helen’in cansız bedeni Erkin’in cansız bedeninin üzerine düşer. Ortam birden kalabalıklaşır. Mayıs, kalabalığa karışıp gider. Böylece Helen’in denizci babası ve annesi Erkin’in anne ve babasının ölümüne neden olurken Helen, Erkin’in ölümüne neden olur.
“Yalnızlıkları ölüme karışmıştı. Aralarındaki mesafe; iki dakika, yarım gün, bir karıştı.” Helen’le Mayıs’ın ölmeleri arasında iki dakika vardır. Defnedilmeleri arasında yarım gün, mezarlarının birbirine uzaklığı bir karıştır.
Öyküde Kişiler
Köpükler Gibi öyküsü üç kişi üzerine kurulmuştur; bunlar Erkin, Helen, Mayıs’tır. Erkin’in annesi, babası; onları tanıştıran arkadaşları, Erkin’i büyüten anneannesi; Helen’in annesi denizci babası, annesinin erkek müşterileri; Mayıs’ın annesi ile kız kardeşi ikincil kişilerdir.
Öyküde Olay Örgüleri
Köpükler Gibi uzunca bir öyküdür. Çok kısa bir roman bile sayılabilir.
Olaylar dört bölümde anlatılır. Erkin, Helen ve Mayıs üzerine kurulan öykü “gelişme” bölümüyle başlar ama birbiriyle ilintili üç kahramanın üçü için de ayrı bölümler kurgulanmıştır. Öykünün “girişi” ve “sonucu” “Son” başlıklı bölümde verilir. Bu öykü kahramanlarının üçü de farkında bile olmadan birbirinin yaşamını etkiler.
İlk üç bölümde okuyucu, öykü kahramanlarından Erkin, Helen ve Mayıs’la tanışır. Olayların kurgusuyla Erkin, Helen ve Mayıs’ı bir araya getiren olaylar Son bölümdedir.
Öykü klâsik edebiyat öykülerinde olduğu gibi okuyucuya “kader ağlarını örmüş” dedirtir.
Erkin’in dünyaya gelme nedeni, çok varlıklı bir ailenin kızı olan öğretmen annesi ile makine mühendisi babasının bir arkadaşları tarafından tanıştırılmaları sonucu evlenmeleridir. Erkin’in annesiz, babasız kalma nedeni Mayıs’ın denizci babasının bir kadına tecavüz etmesidir. Kadının direnmesi sonucunda kanlar içinde kalmasına rağmen tecavüze uğraması ve denizciden kaçarken koşarak yola fırlamasıdır. Kıza zarar vermemek için arabanın dümenini ters yöne çeviren Erkin’in babası arabayı bir ağaca çarpınca Erkin’in babası ile annesinin olay yerinde ölmesine neden olur. Erkin’i çok varlıklı anneannesi büyütür.
Denizcinin tecavüz ettiği kadından Helen adlı bir kızı olur. Helen’in annesi geçimini teniyle kazanır. Bu ortamda büyümeyi ve kendini koruyarak lise son sınıfa kadar başarıyla okumayı başaran Helen, bir gün bu umudunu yitirince annesini ve onunla ilişkiye giren yeni bir yetmeyi öldürerek evden kaçar.
Kaçan Helen’in yolu Erkin’le kesişir. Bu kesişme ikisinin de sonunu getirir.
Öykü karamsar bir bakış açısıyla yazılmıştır. İyimser bakış açısıyla yazılsaydı olayların oluşu ve sonucu değişik olurdu.
Mutlu bir yuvası olan denizci, indiği limanda gönül eğlendirmek için bir kadına tecavüz etmeseydi, o kadın kaçarken trafik kazasına neden olmaz; Erkin annesiz, babasız büyümez; ruh sağlığı hasar görmezdi. Helen tecavüz çocuğu olarak doğmaz, Helen doğmayınca Erkin yok yere yaşamını yitirmezdi.
Denizcinin belediye onaylı eşi Helen’i aileye kabul edecek anlayışı gösterseydi, kardeşler birlikte büyürdü. Helen daha sağlıklı koşullarda yaşardı. Ölmezdi. Ağabeyi Mayıs, onu bulmak için üniversitedeki öğrenimini yarım bırakmazdı.
Denizci, tecavüz ettiği kadına ve ondan olma Helen’e sahip çıkabilseydi Helen zor koşullarda büyümezdi. Helen çok zeki olduğu için hangi mesleği seçerse seçsin onun toplum içinde çok saygın bir yeri olurdu.
Öyküde Olayların Geçtiği Zaman Dilimleri
Yazar zaman belirtmez, hiçbir tarihi belli olaya gönderme yapmaz ama biz öykünün 21. yüzyılda yazıldığını biliyoruz çünkü yazar Gonca Nedim 1987 doğumludur. Mucizem Ol, Olur mu? kitabının kapak bilgisine göre yazar kitabı, 26 yaşındayken 2013 yılında yayınlamıştır.
Yazarın kullandığı sözcükler, kimi söz varlıkları en az yüz yıl sonra, Türk Dili tarihçileri için, öykülerin bu yüzyılda yazıldığının kanıtı olabilecektir. Yunus Emre’nin kendi döneminde yazdığı:
“Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu”
dizelerindeki “şol” ile “deyu” sözcüklerinin şimdi Türk Dili tarihçileri için Eski Anadolu Türkçesi Dönemi’ne tanıklık etmesi gibi.
Köpükler Gibi öyküsünde zaman, şimdiyle geçmiş arasında zikzaklar çizer. Erkin’in annesiyle babası son olayların geçtiği zaman yağmurlu bir Kasım akşamı başlar. s. 34 Ertesi gün kahvaltı için gidilen kafede ölümle son bulur. İki gencin ölümleri arasında iki dakikalık zaman vardır.
Öyküde Olayların Geçtiği Yerler
Yer/mekân olayın ayrılmaz parçasıdır. Yakından uzağa her olayın geçtiği bir yer vardır; masa başı, oda, bahçe, sokak, okul, istasyon, şehir, ülke, dünya, uzay gibi.
Öykünün yaşanan ülkesi, şehri, mahallesi, sokağı belli değil ancak anlatımından, söz varlığından olay yeri belirlenebilir. Söz gelimi 48 sayfada “Güzel şeyler konulur kahvaltı sofrasına, öyle hayal ettim ben hep. En çok da peyniri sevdim, bir bıçağın ucunda.” söylemi olayların Kıbrıs’ta geçtiğini düşündürür. Kıbrıs’ta yakın zamana dek yemek yerken çatal yerine bıçak kullanıldığını söyler bir kuşak öncesi. Orda yaşadığım 2007-2012 yılları arasında çatal yerine bıçak kullanımına tanık da oldum. Ömer Amca ile eşi çoraplarına soktukları bıçakları çıkararak yediler kır soframızdaki yemeği.
Eski Türkçede “tütmek”, “kokmak” anlamındadır. Kıbrıs Türkleri de günümüzde “tütmek”i, “kokmak” anlamıyla kullanır. “Evvel zamanın tam göbeğinde, yaşım, sonsuz kadar sekizken, kahvaltıdan önce kapımda belirdi, annemin erkeklerinden biri. Film sahnesi gibiydi, yaşımın da verdiği hayal gücüyle. Kulaklarımı uyandıran tıkırtı, gözlerime dehşet saçan bir gölge, alıştığımdan daha yakında tüten, sigara ve alkol karışımı insan müsveddesi…” s. 29
Yine Kıbrıs Türkleri arasında “aymak”, “farkına varmak”tır: “ ‘Güzeldi’ diyebileceğim çocukluğumun ardından, babama aydım. Herkesin babası kadar sıradan değildi benimki. Sandığım kadar da güzel olmadığına aydım ailemin.” s. 50
Kıbrıs’ta kış sonbahar gibi geçer. “Yağmur duruveriyor. Buranın yağmurları hep böyledir. Kışı, tatmin etmese de hep beklerim. Ben kışı seviyorum, nasıl bir kış olduğu umrumda değil.” s. 11
Bu örneklere ve yazarın Kıbrıs’ta yaşadığı gerçeğine göre geniş mekân Kıbrıs olabilir. Öyküde Helen’in odası, odasından çıkılan balkon, mutfak ile annesinin yatak odası olayların geçtiği mekândır. Tecavüz yeri ile kaza yeri aynı alandadır. Denizcinin gittiği yerlerden söz edilmez, evinden ve hastaneden söz edilir. Mayıs’ın üniversite okurken kaldığı yurt odası, Erkinin büyüdüğü anneannesinin konağı, bekâr evi, Helen’le karşılaştığı otobüsün son durağı ile Birlikte kahvaltı etmek için gittikleri kafe. Son durak “Aralarındaki mesafe iki dakika, yarım gün, bir karıştı” ile belirtilen mezardır.
Erkin’in anne-babası için dar mekân ikisinin tanıştırıldıkları mekân ile kaza yaparak öldükleri mekândır. Erkin için önce ailesiyle içinde bulunduğu ve kaza yapan araba dar mekândır. Kendini büyüten anneannesinin konağı, Hellen’le karşılaştığı otobüsün son durağı, sonra kendi bekâr evi ve can verdiği bir kafeden herbiri ayrı ayrı dar mekânlardır.
Denizcinin çalıştığı gemilerle dolaştığı denizlerin ve evinin yalnız adı geçer ama sefer dönüşü mola verilen bir limanda önce Helen’in annesinin bir denizcinin tecavüzüne uğradığı, sonradan Erkin’in de içinde bulunduğu otomobilin kaza yaptığı bu kırsal alan öykünün en önemli mekânıdır. Bu mekâna açık alan denir. Helen ile annesinin yaşadığı ev, denizcinin oğlu Mayıs’ın ailesiyle yaşadığı ev, Erkin’in bekâr evi ile kahvaltı için gittikleri kafe öykünün başlıca kapalı mekânlarıdır.
Öykünün Türü
Öyküler kapsamı, dünya görüşü, edebiyat akımlarına göre türlerine ayrılabilir.
Kapsamına göre “Köpükler Gibi” uzun öyküdür.
Öykünün dünya görüşü karamsardır. 19 yüzyıldaki sanayileşme 20 yüzyılda işçi sınıfını doğurur. Sanayi bölgeleri şehirlerde olduğu için şehirlere göç yoğunlaşır. Şehirlere göç yoğunlaşınca toprağından kopan kişiler ve onların çocuklarında ayıp, günah gibi yakın çevre eleştirilerinden çekinme durumu kalkar. Kişi özgürlüğünün bittiği yeri bilemez olur. Bir grupta aşırılıklar artarken diğer grupta rahatsızlıklar artar.
Yaşanan dünya savaşları; inanışta, kökende, ırkta ayrımcılığı körükler. Savaş zenginleri adaleti yok eder. Yalnızlaşan kişi, dünyanın kendine yüklediği sorumluluklarla baş edemeyerek kendi de dahil dünyadaki tüm kişilere, olaylara yabancılaşır. Kurtuluşu için umuda ya da intihara sığınır.
Varoluşçu yazarlar; bu kişilere mercek tutarlar. Bu anlamda hem felsefe yapan hem geçerli felsefelerle alay eden Gonca Nedim’in aşka yaklaşımı Albert Camus gibidir. Albert Camus kendini varoluşçu gibi görmez ama varoluşçularla aynı soruları sorar. Bir farkla Camus’un yanıtları varoluşçulardan farklıdır. Yine de Camus pek çok incelemeci tarafından varoluşçu sayılır. O da bireyin yalnızlığını, başkaldırıyı ve özgürlüğü işler. “Hiçbir şey tarafından doldurulamayan aşk ihtiyacı, ölüme davetiye çıkarır.” Zaten var olmanın (doğmanın) da sonu ölümdür. Gonca Nedim, genç yaşına rağmen karamsar, mutluluğu bile ölümde arayan, ölmeyi ve öldürmeyi yeğleyen bunalımlı kahramanlar yaratır. Kahramanlardan Erkin’in kullandığı “Ölmek için çabalıyorum, uykumda bile. Kim ne derse desin, biz her gün birlikte ölmekteyiz. … Ölmekten kimseye zarar gelmez. (ölmek) Yaşarken yapılabilecek en doğru şey.” s. 15 gibi cümleler bu görüşü destekler. Öyküde Ekin’in annesi, babası; Mayıs’ın babası, Helen’in annesi ile Helen’le aynı okulda olan ve annesiyle ilişkiye giren 15 yaşındaki genç ölür.
Köpükler Gibi; çocuğun içine doğduğu güvensiz ortam, onun yarattığı korku, toplumdaki yozlaşma, tehlikelere açık bir kız çocuğu; ölme, öldürme, intihar olgularıyla ve kahramanlardaki karamsarlıkla Camus’unkiler gibi biraz varoluşçu akım biraz da absürt karışımı bir öyküdür. Camus’a göre olumsuzluklarla başa çıkmanın üç yolu vardır “umut, başkaldırı, intihar”. İntihar da bir tür başkaldırıdır. Varoluşçulara göre zaten umut da umutsuzluk da insanı ölüme götürür. Helen zekiliğini değerlendirip annesinin yanındaki kötü yaşamdan kurtulmayı “umut” ederek öğrenimini sürdürür. “Başkaldırısı” hep annesinin yaşam tarzınadır ama annesinin müşterilerine zarar verir. Son başkaldırısında annesinin küçük müşterisiyle birlikte annesini de öldürür. Polislerden kurtulamayacağını anlayınca ve ağabeyini kapıda görünce “intihar” eder. Erkin’in birbirine çok aşık anne ve babası kazada ölür. Erkin polis kurşunuyla, Helen intihar ederek daha birbirlerine duygularını bile açamadan ölürler. Yazar, sanki ana-babasız anneanne elinde yalnız büyüyen Erkin’le analı-babalı ama yalnız büyüyen Helen’i varoluşçu süzgecinden geçirmiştir.
Öykü, olayların çok fazla rastlantıya dayandırılması, olumsuzlukların abartılması özellikleriyle klasik edebiyatı andırır.
GONCA NEDİM’İN “MUCİZEM OL, OLUR MU?”
ÖYKÜSÜNÜN İNCELEMESİ (2)
Dr. Canan İLERİ
Öyküde Kullanılan Dil
Öyküde birkaç sözcük dışında Türkiye Türkçesi kullanılır. Öykünün dili anlaşılır ve akıcıdır. Yazar, ara ara okuyucuya bilmecemsi sorular sorar, ara ara okuyucuyu dumura uğratır:
- “Uykusuz geceler, tatlı rüyalar” s. 24
Uykusuz gecede “rüya” olmaz ki. - “Tepesinden baktığım ne varsa aşağı insin ve vursun bana.” s. 10
Aşağıdaki tepeden bakana aşağı inerek değil yukarı çıkarak vurabilir. - “Bir ‘kız’ın çocuğuyum, bekaretinden şüphe edilmeyen.” s. 28
Bedeniyle para kazanan annenin kızlığı belediye onaylı evliliği olmadığından kızlık soyadını kullandığı içindir. Helen’in “Annemden olma, babamdan doğmayım belki biraz.” s. 28 deme nedeni de bunun içindir. - Kader “Kısır bir piçin dölüydü.” s. 41 Kısır olanın dölü olmaz.
Yazar, yer yer şiir tadında cümleler kurar. Kısa cümlelerle anlatımı akıcıdır. Kitap, çok yapraklı olmadığı için birkaç saatte okunur ama üzerinde düşünmesi, incelemesi günler sürer.
Köpükler Gibi’ye ip uçları yerleştirmiştir: - “Bir kızın çocuğuyum, bekâretinden şüphe edilmeyen” s. 28 (Helen’nin annesinin nikâsızken anne olmasının ip ucudur. Nikâsız olduğu için annesinin soyadı kızlık soyadıdır.)
- “Aynı gece, Helen’in annesi, iş tuttuğu sokakta uğradığı tecavüzle, kendi katiline hamile kalmıştı.” s. 42 (Helen’in ileride anne katili olacağının ip ucudur. s. 39)
- “Bilmediğim bir yerde olmak istiyorum. Kimse bilmesin istiyorum.” s. 17 (Helen’in cinayetten sonra kaçtığının ip ucudur. s. 40)
- “Sevişmek üzereyken ölüm gelince ne düşünür ki adam acaba?” s. 33 (Helen’in annesiyle sevişen okul çocuğunu öldüreceğinin ip ucudur. s. 38)
- “Dışarda savunduğum annemi, öldürmeyi bekledim yıllarca. Kendiliğinden ölsün istedim belki biraz.”, s. 32, “Annem de düşünür mü ki bunları (sevişirken öldürüleceğini) bazen?” s. 33 (Helen’in annesinin sevişirken öldüreceğinin ip ucudur. s. 40)
- “Her şey hayatımdan bir cacık olmayacağını fark ettiğim gün başladı. Öcümü almam gerekenler vardı.” s. 33 “Çıktım masumiyetimi gömdüğüm evden.” s. 40
Ara ara felsefe yapılır: - “Yalnızlığa alışık olduğunuzu söyleyebilirsiniz.
Yalnızlık bir alışma biçimi değildir oysa.
Yalnızlık hayatın çalışma biçimidir. Yaşamın ölümle yarışma biçimidir. Ömür dediğiniz şeyin ta kendisidir yalnızlık. Ne kadar süslerseniz süsleyin, yalnızsınız. Bir kadın, bir ten, sohbet, dokunuş, ev, para, aile… Hiçbiri değiştiremez, içinizden kabile kabile göç edip kalbinizin sıcak yerlerine yerleşen yalnızlığınızı.”
Anlatımda hakaretler, argolar, küfürler kullanılır:
Hakaret: “Ahmak kadın” s. 47, “çoğunuz aptalsınız”, s. 11, “Enayiler” s. 13, “güneşin doğduğunu yarım aklıyla görünce pür telâş beni uyandırırdı.” s. 47, “embesil herifler” s. 70, “salak”, “ahmak dümbükler” s. 71, “beyni uçmak” s. 72
Alkış/İyi dilek: “Toprağın bol olsun.” s. 13,
Argo: “Şimdi alın ağzınızı ve defolun.” s. 9, “Kader, çok cilveli bir ‘Orospu.” s. 32, “Elim, kolum kan olmuş, gerzek piç kurusu.” s. 38, “(Kader) Kısır bir piçin dölüydü.” s. 41
Deyimlere sık rastlanır: “akıl ermek” 63, “beden eğlendirmek” s. 62, “boş vermek” s. 31, “boyu aşmak”s. 42, “buz kesmek” s. 68, “dalga geçmek” s. 26, “ilgi kesmek” 63, “ilgi kesmek” s. 63, “iş tutmak” s. 62, “kalbine oturmak” 64, “kendini çekmek” s. 54, “kendini dışa vurmak” s. 65, “keyfi kaçmak” s. 55, “keyfine varmak” s. 55, “meydan okumak” s.14, “nutku tutulmak” s. 58, “öc almak” s. 33, “ödü kopmak” s. 25, “ömrünü adamak” s. 57, “sıkı sarılmak” s. 53, “sus pus olmak: Erkin sustu, Helen pustu” s. 69, “sus pus olmak” s. 69“tav olmak”s. 42, “terane okumak” s. 22, “tutunacak dal bulmak” 65, “tutunacak dal bulmak” s. 64, “üzerinde şeytan tüyü olmak” 67, “yenik düşmek” s. 62, “yola koyulmak” s. 56
“beyni uçmak” s. 72 özgün deyimler kullanır.
Deyimleri böldüğü olur:
dalga geçmek: “Dalgadan bıktım. Nerde geçtiği önemli değil.” s. 10
zil zurna serhoş olmak: “Annem bir tarafı zil, diğeri zurna.” S. 35
İkilemeler: “apar topar” s. 57, “allak bullak” s. 71
Küfür: “Kader, çok cilveli bir orospu.” s. 36, Siktirin, gidin başımdan!” s. 71
Küme sözler kullanılır: “yemeyip yediren, giymeyip giydiren” s. 51, “kat kıravat” (takım elbiseli, kravatlı. Eskiden ‘Bir kat elbise.’ denirdi. Bunun için ‘takım elbiselik kumaş’ için ‘katlık kumaş’ denirdi.)” s. 68
Özgün anlatım: “evvelim şimdime karışıyor.” s. 24, “Kulaklarımı uyandıran tıkırtı” s. 29. Uykudan uyanma genellikle ses duyarak olmaktadır. Bu gerçeği Gonca Nedim çok özgün bir cümleyle anlatmaktadır. “ailelerin, kaderin önsözünü yazması çok acıklı.”, “Kendi kitabımın önsöz yazarı, hala sızmış vaziyette.” s. 39
Kimi edebiyat sanatlarını kullanır:
Cinaslı anlatımlar vardır: “… O yüzden kıllandım. Ergenliğe adım atarken de kıllanmıştım.” s. 35
Benzetme: “…, yaşım sonsuz kadar sekizken (8 rakamı yatırıldığında sonsuz işareti olur.)” s.29 , “kulaklarım kedi kadar irkilmiş” s. 10, “Pilotumuz kaldırma kolunu fermuarlar arasına hapsetmeye çalışıyordu.” s. 37
Kinaye: “Ailemi soracaksan, hepsi hayatta, hepsi iyi ve hepsi mutlu. Öylesine sıkıldım ki… Mikrobumu arıyorum. Hastalanmam lâzım. Kan tükürmeliyim, dert kusmalıyım.” s. 21
Tezat: “Ben sizi oldukça sever, yüzüğe sıkışmış gibi bakan yuvarlak gözlerinizden ölesiye nefret ederim.”
Bir yerde alıntıya yer verir: Orhan Veli Kanık’ın “Dedikodu” şiirinden - “Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?” s. 33
Bir deyime gönderme yapar: “Bir samanlığın ortasındayım, ne taze bir şey var, ne iğnemi bulabiliyorum.” s. 34
Öykülerde Kullanılan Anlatım Türleri
Gonca Nedim, bu eserinde anlatım türlerinin pek çoğunu kullanır.
Öyküleyici Anlatım: Öykülerde öyküleyici anlatımın kullanılması doğaldır. Bir öyküde anlatıcı; öykü kahramanıysa öykü birinci teklik kişi anlatımlıdır, yani “ben” anlatımladır; anlatıcı dışardansa öykü üçüncü teklik kişi anlatımlıdır, yani “o” anlatımlıdır.
Erkin, Helen ve Mayıs bölümlerinde anlatıcı “ben”dir: - Erkin: “Tebessüm etmek istediğimi bildiğim halde, neden çok fazla düşündüğümü çözemiyorum bazen.” s. 8
- Helen: “Annemden olma, babamdan doğmayım belki biraz.” s. 28
- Mayıs: “Sandığım kadar da güzel olmadığına aydım ailemin.” s. 50
Son bölümde anlatıcı “o”dur: - “Erkin’in babası başarılı bir makine mühendisi, annesi aileden zengin bir öğretmendi.” s. 61
Betimleyici Anlatım: Gonca Nedim betimlemeleri ayrıntıya kaçmadan kısaca yapar, az kullanır.
Kişi Betimlemesi: Erkin “Hoş görünümlü biriydi, … Kesimi aman aman bir tarz yaratmayan kısa, siyah saçları, jilet kullanmayı sevmediğini ilk bakışta anlayacağınız kirli olmayan sakalları vardı. Gözleri biçimli kaşlarının altında yüzüne biraz gömülmüş, küçük küçük bakıyordu. Gübresi az gelmiş zeytin ağacından, henüz düşmüş gibiydi, … Burnu yüzüne oranla büyüktü, ama geniş omuzları gibi o da korkutmuyordu. Güven veren bir ağzı vardı.” s. 41-42
Ev Betimlemesi: Geldiğimiz yer bir ev falan değildi. Köpek yuvasının, dev köpekler için olanını hayal edin. İçine insanlar için üretilmiş birkaç mobilya atın. Sonra içinde yaşamaya başlayın ve adına ev deyin.” s. 44
Düşsel Anlatım: Öyküler zaten hayal ürünüdür. Öyküler içinde ayrıca kahramanların hayallerine yer verilir.
Köpükler Gibi öyküsü hem hayal ürünüdür hem de içine Helen’in hayalleri yerleştirilmiştir. Hayat kadınları pek çok romana, öyküye, tiyatro eserine konu olmuştur. Bunlarda annelerinin yaşamları arasına kısa süre konuk edilen çocuklar vardır. Çocukların hemen hemen hepsi kız çocuklarıdır. Çoğu yatılı okul, yetiştirme yurdu gibi yerlerde annelerinden ayrı büyür. Bu öyküde yazar, bir hayat kadının kızını annesinin ortamında büyürken düşlemiştir. Kız, kendini bu kötü yaşamdan kurtarabilmek için okumayı düşler. Zekidir. Okur da. Helen annesini öldürdüğü günde ne kadar zeki ve başarılı olursa olsun geleceğinin olmayacağının farkına varır. “Her şey hayatımdan bir cacık olmayacağını fark ettiğim gün başladı. Öcümü almam gerekenler vardı. Öclü cacık, neden olmasın?” s. 33 Böyle bir kızın yaşamını düşleyebilmek, okuyucusuna bu yaşamı geçirebilmek yazar için büyük başarıdır.
Lirik Anlatım: Gonca Nedim’in en ürkütücü konuları bile şiirsel anlatma gücü vardır. Mucizem Ol, Olur Mu?’daki öyküde pek çok şiirsel dize bulunur. Öykü okunurken -kısa satırlar sağa yaslandırılmadığı için- “Acaba şiir mi okuyorum?” duygusuna kapılır okuyucu. “Köpükler Gibi” adını içindeki bir şiirden alır.
“Köpükler Gibi
Köpükler gibi yalnız öleceğiz;
Ben, bir deterjandan olma,
Sen bir biradan yükselen.
Biz bir lağım köşesinde
Ölü bulunacağız.
Beni bir çocuk patlatacak parmağıyla,
Sen bir kadını kusturacaksın.
Bir bir, bire bölüneceğiz.” s. 46-47
Yazdıklarına şiirden başka bol bol şiirsel anlatılar sıkıştırır:
“Ben kışı seviyorum, nasıl bir kış olduğu umurumda değil. Ben aşkı seviyorum, nasıl bir aşk olduğu umurumda değil.” s. 11 cümleleri alt alta konsa şiir gibi.
“Kafam allak, kafam bullak, söndürüyorum geceyi …” s. 24
“Sardunya kokar sabahları, hanımeli bekler geceyi.” s. 26
“Durak duraktır, dudak dudaktır” s. 40
“Erkin sustu. Helen pustu” s. 69
“Ne erken açılsın gözler ne yumulsun haksızlığa.” 86
“Kasım’ı ancak Aralık’ı getirdiği için sevebilirim. Aralık’a uyan çok fazla kafiye vardır.” s. 34 cümlesinde şiir terimi “kafiye” geçer. Düz anlatımda cinaslar kullanır: “O yüzden kıllandım. Ergenliğe adım atarken de kıllanmıştım.” s. 35
Öykü yine alt alta yazınca şiir olabilecek yüklemleri uyaklı, redifli cümlelerle biter:
“Erkin ölmek istemediğini anladığı anda, ölümle tanışmıştı.
Yalnızlıkları ölüme karışmıştı.
Aralarındaki mesafe iki dakika, yarım gün, iki karıştı.
İkisinin de çok iyi bilgiği gibi hayat ölümle bir yarıştı.
İkisi de yarıştı.
Kaybetmek insanlık adetindendir.”
Açıklayıcı Anlatım: Alışılmışın dışındadır. Kimileri felsefe kokar: “Onlarca farklı aile, onlarca ayrı dünya… Her dünya birbiriyle çarpışma potansiyelini, zamanın cebinde saklar. Hepimiz birer tanış adayıyızdır. Zaman yoksulluğunda dost darlığı çeken tanışlar… Farklı mahallelerde yaşayan zaman ve mekanın kesişmesini bekliyoruz bir bar kalabalığında. Kesiştikleri an bizi tanıştıracaklar. “Bak’ diyecekler; ‘Bu senin aşkın. Bunu canından say, şunu biraz düşman’…” s. 61
Öğretici Anlatım: Genç yazar, alışılmış doğruların yerine, kendi deneyimlerinden, nice ak saçlıyı cebinden çıkaracak yorumlamalar yapar. Yeri geldikçe felsefe yapar. Saksıdaki bitkilerin bahçeden, bahçenin saksıdaki bitkilerden haberi yoktur. İnsanı, saksı içindeki bitkiye benzetir çünkü her aile bir saksıdır, kendi koşullarında kendi bireylerini yetiştirir. Aile ayrıca kendini çevreleyen gelenek, görenek ve sözde doğruların kuşattığı bir saksıdadır. Yazarın saksı-bahçe ilişkisini; daha 16 yüzyılda Selânikli Divan şairi Hayali de saksı yerine denizi kullanarak balık-deniz ilişkisiyle vurgular: “Ol mâhîler ki deryâ içredir deryayı bilmezler” Camus da “insanın ancak çevresini çevreleyen duvarlar konusunda açık görüşlülüğü ve kesin bilgisi bulunur ” der. Duvarların dışını bilen yoktur. Bu yüzden sosyal davranışlar görecelidir, bir toplumdaki davranış biçimleri diğer toplumunkine benzemez. Bilimde bile her tanımda ya “normal koşullarda” ya da “şu şu koşullar sağlandığında” denir. Gerçek tanımlamayla kutupları biraz basık küre gibi dünya yüzeyinde “iki nokta arası düz çizgi” değil, “dünyayı dolanan bir çemberin minik bir parçası”dır, yani eğridir.
Helen psikolog gibi kendini, annesini anlamaya çalışır: “Ardımda bıraktığım, ardını bende bırakan muhtaçlığıma sarılıp, kutluyorum her gece kişilik bölünmelerimi.” s. 24 “O da mecbur kalmış olamaz mı? Yaptığı her şeyi, benim kadar kolay atlatabiliyor mu?” s. 33 “Onun da kendince haklı tarafları vardır. Ne çocukluğundan, ne gençliğinden hayır görmüş kadıncağız.” s. 38
Yazar gözlemlerini de paylaşır: “Siyahla beyaz her karıştığında gri olmaz. Bazen olan şey, yalnızca siyahla beyazın karışımıdır.” s. 3 “Güneş ne kadar batacak gibiyse, gölge o kadar büyür. … Her yer karanlıkken neyin gölge olduğunu kim söyleyebilir ki?” s. 34
Karşılıklı Konuşmaya Dayanan Anlatım: Karşılıklı konuşmalar öykülerle romanların olmazsa olmazıdır. - “Hoş geldin oğlum.
- Baba?
- Koca adam olmuşsun.
- Oldum baba.
- Konuştuklarımızı hatırlıyor musun?
- Elbette baba, elbette haturlıyorum.
- Bu benim son gecem, annene söylemedim, sır. Kardeşini üzmedim.
- Saçmalama baba.
- Yorma beni, Mayıs. Helen’le ilgili dediklerimi ihmal etme, olur mu? Annene iyi bak, kardeşlerini hep kolla. Kendine yenik düşüp, sevdiklerini üzme hiç. Anlıyor musun oğlum?
- Tamam baba. Tamam, merak etme, koca oğlun burada.
- Ben kimsenin mucizesi olamadım ama sen ol, olur mu?
- Baba?”
Sanatlı Anlatım: Yazar, aynı zamanda şairdir. Şairin “Şerefe Yalnızlık” adlı bir kitabı vardır. “Mucizem Ol Olur Mu” öyküsünün içinde iki şiir vardır:
“Güneş tabloyu terk eder,
Mumu söndürür vakit.
Her gemi koyu terk eder
Sigarama tutuşur kibrit.” s. 24
“Köpükler gibi yalnız öleceğiz
Ben, bir deterjandan olma,
Sen bir biradan yükselen
Biz, bir lağım köşesinde bulunacağız.
Beni bir çocuk patlatacak parmağıyla,
Sen bir kadını kusturacaksın.
Bir bir, bire bölüneceğiz.” s. 46
Son dizede ilginç, bilmece gibi bir matematik işlemi vardır. Yazarın düz anlatımda da şiirsel bir dil kullandığı olur. Bu da kendiliğinden kimi söz sanatlarının düz yazıya yansımasına neden olur.
“Yalnızlık hayatın çalışma biçimidir. Yaşamın ölümle yarışma biçimidir. Bedenin toprakla kavuşma biçimidir.” s. 9
“Ben kışı seviyorum, nasıl bir kış olduğu umrumda değil. Ben aşkı seviyorum, nasıl bir aşk olduğu umrumda değil.” s. 11
Yalnız sanat yaparken seçtiği sözcükler tuhaf, iğrenç olabilir: “yağmurlu bir gündü” yerine “Bulutların alnıma sümkürdüğü o günlerden biriydi” s. 34 gibi.
Kinaye sanatını sık kullanır: “Ailemi soracaksan. Hepsi hayatta, hepsi iyi ve hepsi mutlu. Öylesine sıkıldım ki… Mikrobumu arıyorum. Hastalanmam lazım. Kan tükürmeliyim, dert kusmalıyım. Bana yardım et!” s. 21
SONUÇ
Köpükler Gibi’nin konusu kadın-erkek ilişkileridir. Erkek egemen toplumlarda kadın-erkek ilişkilerine mercek tutulmuş, çarpık ilişkilere dayanan yaşamlar sabun köpüğüne benzetilmiştir. Kadın-erkek ilişkilerinde duygular ve istekler karşılıklı olmalıdır, bunun aksi durumdaki ilişki tecavüzdür. Toplumun sağlıklı olması için aile içinde sevgiye, saygıya dayanan huzur olmalı; çocuklar huzurlu ortama doğmalı, huzurlu ortamda büyütülmelidir. Yoksa gençler için yapılanlar, gençlerin kendi çabaları, hatta gençlerin kendileri sabun köpüğü gibi yok olur.
Evlilik dışı ilişkiler, ilişkideki iki kişi kadar, çevresindekilere de zarar verir. Yasak ilişkilerin sonunda ömür boyu toplum içinde yer edinemeyen, yaşama tutunamayan, mutsuz, problemli, şiddete eğilimli çocuklar yetişebilir. Birinin yanlışının bedelini bir başkası ödüyorsa, hatta bir çocuk daha doğmadan bedel ödemeye başlıyorsa yanlışı yapan ne kadar pişman olursa olsun verdiği zararı onaramaz.
Evlilik dışı ilişkilere erkekler daha eğilimlidir. Bu yüzden erkeklere hizmet eden genelevler vardır ama kadınlara hizmet eden genelev yoktur. Erkekler, ilişkiye karşı çıkan kadınlara güç kullanıp isteklerine kaba güçle ulaşarak ilişkiyi tecavüze döndürürler. Üstelik yasak ilişki sonucu kadının gebe kalması problemini pek çok erkek görmezden gelir ama kadın, çocuğu doğurmak istemezse kürtaj gibi bir sağlık sorunuyla karşılaşır. Eğer kadın çocuğu doğurursa çocuğuna hem anne hem baba olmak zorundadır. Üstelik toplum hem kadını hem çocuğunu içine almaz, yalnız bırakır. Bu durumda hem anne hem çocuk ömür boyu pek çok problemle boğuşur.
Hayat kadınlarının masum çocukları toplumdan dışlanmamalıdır. Bu çocukların ve annelerinin ellerinden tutulmalı, onlar korunup kollanmalıdır. Bu çocukların bir de babalarının olduğu gerçeği unutulmamalıdır.
Normal evliliklerde anne-babaların ölmesi durumunda geride kalan çocuğun/çocukların bakımı görevlerini üstlenen akrabalar çocuğa/çocuklara hep mağdur muamelesi yapmamalıdır. Çocuğu/çocukları gelecek için iyi yetiştirmeli, eğitmeli, onlara psikolojik destek vermelidir.

