İkindi Vakti Kumruları

İkindi Vakti Kumruları

                                                                                                                             Zeynel KADAYIFCI

Her gün, sapmadan, ikindi vaktinde gelirlerdi.
Sayıları bazen dört, bazen altı olurdu. Gökten süzüle süzüle alçalır, Antakya’nın eski taş evlerinden birinin dar avlusunda buldukları boşluğa ürkekçe konarlardı. Önce bakarlardı. Gözleriyle. Rahatsız edilmediklerini anladıkları an birbirlerine sokulur, her biri ötekine benzemeyen inleme sesleriyle diz dize durur, sonra kalınlaşan, boğuk ezgiler çıkarırlardı.

Sesleri kulağımdan içeri girer, ruhuma kadar inerdi. Ne söylediklerini bilmezdim ama mahzunlukları beni kendimden geçirirdi. Kulak kesildikçe, merhamet isteyen o sesler donuk ruhumda iz bırakırdı. Bana attıkları kaçamak, korku dolu bakışlarla, bekledikleri iniltileri duyup duymadığımı yoklar gibiydiler.

Seslerinin tonu, hızı, rengi her gün değişirdi. Bu çeşitlilik, anlatmak istedikleri başka şeyler olduğunu sezdirirdi bana. Sabırla, metanetle her gün gelir, beklerlerdi. Gözyaşlarımı tutamadığım zamanlar çok olurdu. Çünkü ben de merhamet istiyordum. Benim de anlatamadıklarım vardı,onlar gibi.

İkindi yaklaşınca işimi gücümü bırakır, her şeyden soyutlanır, birkaç metre ötemdeki avlunun karşısında yerimi alırdım. Gelmeden önce avluda kimse var mı diye bakınırlardı; biri varsa hemen yakındaki turunç ağacına konar, o güne mahsus derinden gelen sesleriyle gizli paylaşımlarını  sürdürürlerdi.

Dinledikçe seslerdeki mahzunluğu, yardım çağrısını ayırt edebiliyordum artık. Bir kuş neden mahzun olurdu, neden merhamet isterdi? Bilmiyorum.Ama ezgileri, ruhumun en derin yerine işledi. Anladığımı fark etmiş olacaklar ki, karşılarında beni gördüklerinde artık kaçmıyorlardı. kanat çırpışlarında, onlardan biri olmanın sevincini bana gösteriyorlardı.

Zamanla ikindi saatleri ortak bir bekleyişe dönüştü. Ben onları, onlar beni bekler oldu. Geldiklerinde içimdeki eksiklik tamamlanırdı; gelmediklerinde gün eksik kalırdı. Güneş doğmuş sayılmaz, gece inmeye yüz tutmazdı. O gün, normal bir gün olmazdı.

Antakya’nın eski bir taş evinde, ninemlerde kalıyordum. Ortaokuldaydım. Kuzenlerimle çocukluğumun en güzel günlerini yaşıyordum. Kumruların avluya inişini iple çekiyordum. Ezgi dolu inlemeleri, yüreğimden bir şeyler alıp götürüyordu.

Gelmedikleri günler rüyalarıma girerlerdi. Rüyamda;Tanrı’ya yakarışlarında, hepsi bir ağızdan, ortak bir sesle gökyüzüne bakarak, birkaç kez tekrarla:

“Biz yavruduk.
Artık büyüdük.
Yaşamın koca yükü var üstümüzde.
Merhamet edin bize.
Bize merhamet edin lutfen.

Nakaratları sanki kulağımdaydı.

Sonra da uçup gök yüzünde kayıplara karışırlardı .

Şimdi uçuyorlar mı, nereye konuyorlar bilmiyorum.
Antakya’nın o kumrularını, o avluyu  çok özledim.

Bir Değerlendirme Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir