tanrıların bahçesi, yıkık kentler atlası
kayıp mezarlarda toz acısı taşın
çıtırdarken ateşte soyağacımın kökleri
soluğumda çınlayan buz kristalleri
gitmeliyim, geriye bakmadan
karanlığın eşiğini bir sıçrayışta geçmeliyim
çözmeliyim, uçurum yüzlerine yazılı gizli kodu
bulmalıyım, beden(im)in dokusunu
yamaçlarda gölgelerin fısıltısı
başımın içinde kovan uğultusu
sesler bir ruh gibi kendine çekiyor
belki bu yüzden ölüyor insanlar
yün ve keten birbirine karışıyor
neden öldürdü kabil habil’i?
ah ki tanrıya adak, kan!
(üstüne toprak atılan)
havada yanık kokusu
korkunç savaşın kurbanlarıyız
ağa takılan sinekler gibi
tutsağız doğamıza
kin, kibir, nefretle intikam…
kral suyu asitli, ölümlüler kusurlu
başımın üstünde siyah göğüslü kartal
ah ki sakkara’nın kedileri tanrıya adak!
parlayan metalde kurumayan kan!
çivit rüya teknesi: tin ve ten
saf keten kefen, beş element
kundaklanan içi boş iskelet
kirpiklerimde acının tuzu
hayalet kumlar şarkı söylerken…

