Her köyün bir delisi, bir kaç çepeli; her evin bir kölesi, bir hovardası vardır.
Deli bazen köyün bütün akıllarından daha akıllıdır, bilge.
Çepel her taşın altında yuvası olan köstebek…
Hovarda, gizlisi saklısı olmayan, uçkuruna gevşek, dişi sineğe bile sarkan, kârı kazancı har vurup harman gibi savuran, hal hatırdan yoksun, iş görünce kaçan, tembel olduğu kadar yazın gölgede, kışın soba başında keyif yapan, demli çayı mundar edecek kadar çok şekerle buz gibi içen, bebe beliği kasıp kavuran, ölümcül mikrop.
Aklına şaşayım, köleyi de mi bilmiyorsun?
Hovarda, deli, köle neyse de çepel, ortalığı karıştıran bulaşık; mahsustan delidir, mahsustan garip!
Dambaşı köyünde de bir zamanlar bir çepel yaşadı.
Bu çepel akıllılardan daha akıllı olmadığı gibi kendi halinde bir garip de değildi.
Cıba Memed’in küçük oğlu olan bizim çepel bir altmış beş boylarında, yaklaşık seksen kilo ağırlığındaydı. Yanakları kıpkırmızı, avurtları dolgundu.
Alnının ayna bulamayan köylü güzellerinin imdadına yetişecekmiş gibi parıl parıl olmasının sebebi vıcık vıcık yağ içinde kalmasından kaynaklanıyor olmalıydı.
Kalın, kara, kıllı bir vücudu vardı.
Son zamanlarında bastonla bile zar zor yürürdü.
Kır saçlı, kır bıyıklıydı.
Şalvarını kendirle gerdire gerdire bağlar, bağdaş kurmayı beceremezdi.
Aç gözlülüğünden midir, her gün aç olduğundan mıdır nedir sofra bulunca “buyurun ağalar iki sokum kapıştırak” denilmesini filan beklemeden hemen iki dizinin üstüne gelir, besmele bile çekmeden oturduğu sofrada halbır büyüklüğündeki bazlamayı iki ısırımlık yapar, bir yandan da Allah verdi demez kaşıklar dururdu.
Sanki savaşa gidecek mübarek.
Ya da aç kalanın canı çıksın…
Pat Ağmet!
Dambaşı köyünün çepeli..
Aha bu Pat Ahmet, sağ kulağı sağır olduğu için her daim sol kulağına dönük oturur, her zaman değme dudak okuyucularına taş çıkarırcasına sak yaşardı.
Sığırı iki saatte sürdüğünden örtme altındaki bitten de haberi olurdu, canavar alan itten de…
Ayağı cıvık olduğundan yağlıyı da bilirdi, yavanı da…
Akşama kadar sürt sürt dolaştığı için eli kolu bağlıdan da haberdar olurdu, çorağı akıtan tavandan da…
İkiz kuzlayan koyunu da merak ederdi, Kör Veysel’in Kara Hüssüğe kurduğu oyunu da…
Ha, bir de çöp çatandı biliyor musunuz? Aşna vişne işlerinin mağduru, sanığı, savcısı, avukatı, hakimiydi.
Sinsi, içinden pazarlıklı, kinciydi.
Anlayacağınız bu deli ne garipti, ne mağdur… Ne hatır bilirdi ne gönül… Nerede bir çepellik olsa mutlaka orada olurdu. Laf alır laf verir, laf getirir laf götürürdü. Bazen kuş yuvası bozar, bazen kırk gün bağda kalmış karabaş gibi azardı.
“Duydun mu Ayşe bacı, boğönde Sakar’ı şikaat itmişler. Candarma zavallıyı gotürmüş. Harmanı başlı, Fadime’nin gözü yaşlı galdı. Fıkaranın eli böğründe, gorüyon mu garağünnüyü?”
“Sakar didiğin ekmağani yiyemiyen bi zavallı bacım. Küllüğü guğe savrulasıcalar, ne istediniz garipden.”
Yayığını yayan goca garılar dibeğin başında koygun koygun sohbet ederken Pat Ağmet selam verip, “Vay gırılasıca bilim vay! Getti Ayşe bacı gençlik getti. Dizimde derman, gonümde ferman kalmadı…” diyerek çömeldi.
“Evi yıkılasıcalar buğezde Sakar’ı şikaat itmişler Ağmet ağa. Babasının ağzına sıçtıklarım ne istediniz ilin garibinden. Irabbım gıymatlısının olüsüne oturttursun inşalla. Başından daş, gözünden yaş ağsik olmasın…”
“Candarma derisini yüzer Ayşe Bacı. Bedda idiyon da kim neylesin Sakar’ı? Bu işin içinde ossa ossa iniştesi olur. Bi ayağın çukurda gunaha girme.” dedi almaz almaz gülerek.
Kara Zela, “İnişdesi koyde yok Ağmed. Duymadın mı, altı aydır obada işaadda çalışıyo. Mıkdar didi ki, istida murekkebli galeminen yazılmış. Sakar esker mektubunu bilem yazamazıdın. Boyun devrilir, ölemen ölemen. Bacıyı, gardaşı birbirine yidirme.” derken yukarı baştan bir bağırtı koptu.
Dambaşı’nın ta ezelden beri su kavgası meşhurdu. Köyde YSE’nin yıllar önce yaptığı iki çeşmenin kurnaları horul horul akar, gücü olan suyuyla çevirmelerini sular, garibanlar tarihi çeşmelere sadece bakardı.
“Urganı olan Kayıklığa yürüdü,
Yana yana gara bağrım çürüdü,
Ta ezelden su kavgası varıdı,
Bi gızını da alamadım Dambaşı
Zehir oldu, yuka ekmeği, çiğ aşı…”
Bağırtıyı, çağırtıyı duyan Pat Ağmet, zıpkın gibi fırladı yerinden. Üç adım atlama şampiyonu atletleri kıskandıracak kıvraklıkta ilerlemeye başladı. Soluğu tepesinden alırken bile sağa sola laf yetiştirmeyi ihmal etmedi. Mollayı görünce, “Ne duruyon mılla, gardaşını öldürüyollar. Ula nası gardaşsın.”
Önündeki nacağı kapan molla durur mu? Söğe saya koşmaya başladı. Pat Ağmet, ağzından tükürük saça saça olay yerine varınca, “Suyu kimseye virmiyo anam. Milletin çevirmesi gazele döndü. Koyün gralı oldu, çıktı. Başına bi gelecek var ellağam.” deyince ortalık Kel Ali’nin Bağı’na döndü.
Konu komşu mollayı tuttu. Sus, kes ettiler. Köyün öğretmeni araya girdi. Şikayete gidenleri haramlardan geri çevirdiler.
Pat Ağmet evinin sekisine kuruldu. Önüne gelen bir leğen bulgur aşını yufka ekmeğin üstüne döktü. Kalktı evin önündeki çevirmeden iki tutam soğan yoldu. Gönlü bir tavuk tası ayran istedi. Sofrada ne varsa göbeğini kaşıya kaşıya sildi, süpürdü. Yüreği tutacakken çiftten gelen Kuru Kafa’nın traktörünün sesi kulağını tırmaladı. Oturumunun üstüne geldi.
“Şindi Patıron çayı demler. Varıyım iki bardak çayı beşer şekerinen içiyimde kadayif yirine geçsin…” diye düşündü. Damın arkasına varınca duvarın dibine çömeldi, yellene yellene işedi. Selam verip Kuru Kafa’nın balkona oturdu. Havadan sudan sohbet açılınca sözü çayın kıyısına getirdi.
“Yav gardaşlık, çayın kıyısındakı iğdeleri ne zaman kesdin? Yülümüşsün ellağam. Eccik yokardan keseydin eyi güverirdin.”
“Hangı iğdeleri? İğde neyim kesmedim gardaşlık.”
Kuru Kafa karısına seslendi. “Gızzz, çaydan iğde neyim kesdiniz mi?”
Köyün patronu olarak bilinip, tanınan karısı, “Ne iğdesi ulan? Nireyi kesmişler?”
“Yav gardaşlık, Sakar oğün iki eşşek yükü iğde getirdiydi, o kesmiş olmasın?”
“Anasını bellerim, sıkımı kıyısına varsın…”
Pat Ağmet, işi kaşıdıkça kaşıdı. Kuru Kafa baruta dönüştü.
“Bin bağalım Ağmet Ağa, nireymiş hele bi bakıyım.?
Atladı motora bindi. Pat Ağmet çamurluğa kuruldu. Sokunun başından geçerken koca karıları fark etmeden fitesten atıp çaya yöneldi. İyice yaklaşınca bir de baktı ki, karakolda iyi bir dayak yediği için ağzı, yüzü yamulan Sakar iğdenin dibinde oturuyor.
“Layn Sakar, hemi iğdeyi kesdin hemi kölgesinde oturuyon eyle mi?” diyerek kafasından büyük bir taş kaptı. Sakar olanlara bir anlam veremedi. Belini toparlayıp yerinden doğrulamadı. Kuru Kafa soy, sülale düz gitti, kaba kaba sövdü, saydı. Vardı iki tekme vurdu, yüzüne tükürdü. Bağıra çağıra evine geldi, eli ayağı titriyordu.
Kuru Kafa sabaha kadar sağa döndü, sola döndü uyuyamadı. İki paket bafra sigarası bana mısın demedi. Sabaha karşı ahıra gidip malın altını üstünü gördü.
Sığırlar sürülürken önlüğünü önüne çalan Kara Zela kaba poyrazdan bağırmaya başladı.
“Gonşulaaarrr gonşular. Başıma geleni gordünüz mü gonşular. Ekmeğevinden bi çölmek pendirimi yörütmüşler gonşular. Vay başıma gelenler. Vay başıma gelenler.” diyerek saçını başını yolmaya başladı. Sesini duyan yanına vardı. Ayşe Bacı, Pat Ağmet, Kuru Kafa, Ağzı Eğri, Kurumuş, Bindallı, Köylü, Sakar’ın Avrat, Molla kapının önüne yığıldı.
Pat Ağmet, “Şo Çankırı çölmeğa mi gıı? Tem yedi garaokka gelirdin. Evi barkı yıkılı galasıcalar.” diyerek üç dört adım geri çekildi. Ağzının içinden”Hııım, şindi gobelin elinde pendirli dürüm varıdın. Nirden aldı batasıca?” dedi, dibek dile geldi Pat Ağmet dile gelmedi…
Millet Pat Ağmet’e kulak kesildi.
“Kimidin gardaşlık?”
“Kimin gobeli, disene Ağmet Ağa!”
“Yav niye dimiyon?”
“Gozümünen gormedim ağalar. Bi ayağam çukurda, bu yaşda gunaha mı giriyim. Allah’dan gorkarım.”
“Gordüysen di gardaşlık. Bunda gunah mubah olmaz.”
“Yav çepelin teki, inanman bacım, inanman.”
“Getti, bir çölmek pendir getti. Getti gonşular yedi garaokkalık çölmek getti.”
“Yimiyesiceler…”
“Can aşı itsinner anam…”
“Sığır çobanının işidir gıı. Onun o gara gobel var ya, buralarda dolaşıp duruyodun…”
Millet dağıldı. Kara Zela, çarını gölgelik yaptı, elini koynuna sokup kaynatasından kalma ceviz ağacına sırtını verip oturdu.
Öğlene doğru Kuru Kafa’nın Patron gıdıklayıp duran çil tavuğu takibe aldı. Mıymıntı mıymıntı dolaşan çil tavuk vardı, Pat Ahmet’in samanlığın dönelegesinden içeri girdi. Pat Ağmet’in yalancı şahitliğe gittiğini, karısının da evde olmadığını bilen patron ahırdan samanlığa dolandı. Çil tavuğa bili bili derken bir de ne görsün iki eşek yükü iğde. Karşısında Pat Ağmet varmış gibi ağız dolusu tükürdü. Samanlığa ulaştı. Arkasından gelen Kuru Kafa’yı fark etmeden çil tavuğa taş atmaya başladı. Ayak sesini duyan Patron irkildi. Karı koca çil tavuğu samanın üstünde indiremeyince Kuru Kafa samana yukarı zıpladı. Çil tavuk çok inatçı olmalı ki, inmedi. İkinci hamlede kaba saman göçmeye başladı. Bir de ne görsünler yarın yüzünde bir çömlek.
Çömleği özenle indirdiler. Ağzı bağlı peynir çömleğini görünce ağızları açık kaldı. Çil tavuğu tuttular. İğdeleri fark eden Kuru Kafa bir kere daha sövdü, “Allah belanı versin!” diyerek ahırdan çıktılar.
Kuru Kafa elinde peynir çömleği ile önde, Patron arkada “Allah belanı virsin…” diye diye sokunun başına doğru yürümeye başladılar.
Kara Zela’yı gören Patron, “Zela Bibi, Zela Bibi… Geez Zela Bibi, halel mal, gorüyon mu Zela Bibi?”
Kıymetlisini kara toprağa vermiş gibi uğunup yas tutan Kara Zela, nice sonra Kuru Kafa ile Patron’u fark etti. Önündeki çömleği görünce dünya onun oldu. Hazine bulmuş gibi sevindi. Çömleğin sağına soluna baktı. Çömleğin kulpundaki çatlağı görünce derin derin iç geçirdi.
“Aboo, Nirde buldunuz gıı?”
“Heç sorma Bibi. Bizim çil tavık Pat Ahmet’in samannığa tunediydi. Sağa sola bakarkan çölmek onümüze düştü. Samannığa kömmüş. Bi de biliyon mu, bizim iğdeyi de o pislik kesmiş. İki eşşek yükü iğdeyi akıra basmış. Bi de Sakar’a iki debme vurdum…”
Köyde fısıltı gazetesi hemen devreye girdi.
“Duydunuz anam Pat Ağmet samannığa kömmüş. Baba yiyesin baba.”
“Abdal Mısa’da yimin virelim.”
“Ne yimini bibi, o ayağanı pisliğe batırıp Kuran’a bile el basar.’
“Doğru diyo bibi. Boğön de obaya şahitliğe getti. Ne obayı bilir, ne obanın yolunu? Daşlı tarlayı sürdürdü ya, paresine yalancı şahitliği yapıyo. İki kabda gızartma yimişdir, baba yiyesice.”
O arada ford egzosundan çıkan kara dumana inat, horul horul harmanlara yukarı tırmanmaya başladı. Anladılar ki, obalıları Pat Ağmet’i köye getiriyo.
Sokunun başında duran traktörden ağzındaki kürdanı oynata oynaya Pat Ağmet indi. Selam verdi alan olmadı.
“Eşşeoğlu eşşek, utanmadan bi de selam veriyo.”
“Ula Pat, yidiğin bokun haddi hesabı galmadı. Utanmadın mı?”
“Hemi iğdeyi kesdin hemi de beni de gunaha soktun Pat Ağmet. Yanına komam habarın ossun.”
Arkasına bakmadan kös kös evine varan Pat Ağmet, hemen samanlığın kapısını açtı. Gözleri fal taşına döndü. Karısına seslendi, duyan olmadı. Sekiye uzandı, içi geçti.
İkindi üzeri kapının önünde duran traktörün sesinden ürktü, gelenleri uyku sersemiyle jandarma sandı, korktu.
Traktörden inen üç obalıyı sekiye buyur etti. Sohbete başladılar.
“Ağmed Ağa, sağa gene işimiz düşdü. Dededen galma Çorak’da birez mare var. Şikaat itmişler. Boyük ceza gelir, döğlet el gor diyollar. Avkat yaşlı başlı bi şahit istedi. Diyecağan ki, vahtında burda çok tırpan biçtim. Elli sene önce bura ekilirdi.”
“Gardaşlık o iş goleyda…”
“Eee, Ağmed Ağa!”
“Boğön başıma bi iş geldi. Bizim garı bi hata yapmış. Ağsik etek şeytana uymuş. Şoo garının ordan bi çölmek pendir yorütmüş.”
“Amaaan Ağmet dayı. Duşündüğün işe bak hele, anam saldıydı dirik olur, biter.”
“Hay Allah ırazı ossun yiğenim. Mahkeme ne zaman?”
Obalılar köyü çıkmadan Pat Ağmet sokunun başına doğru uzadı.
“Yav ağalar, Kuru Kafa benim samannığı talan itmiş. Obalıların azzık diyi gonderdiği pendiri almış gitmiş. Ayıp be, şooğorda yatan bağa hasmossun ayıp.”
“Ağmet Ağa, eyi de Gara Zela çölmekde bellilik var diyo.”
“Çölmek çölmeğa benzer dayı. Günah alma “
“Abdal Mısa’da yimin idecağam. Haksızın hak belasını virsin.”
Akşam üzeri sığırlarını önüne katan evine doğru yürüdü. Kimi yalan dedi, kimi iftira. Kimi günah dedi, kimi hırsız köpek. Kimi ölemez dedi, kimi mezarından su çıkar.
Bir hafta sonra sabahın seher vaktinde köye obadan yine bir traktör çıkageldi. Traktörde iki delikanlı, kasketinin rengi solmuş, orta yaşlı bir adam ile Dambaşı’ndan obaya gelin giden Vesile Ebe vardı.
Traktör sokunun başında durdu.
Vesile Ebe avazının çıktığı kadar bağırarak dedi ki, “Pendir çömleğini aman kırman ha! Zavalının inağa yok, çanağı yok. İki çölmek pendir ekmağane katık ossun.”
Vay be, dedi köyün öğretmeni! “Sürünür bu sürünür. Ettiğini çekmeden ölmez.”
Ne oldu biliyor musunuz? İki sene sonra bir sabah sekiye bir uzandı, pir uzandı. Bir de baktılar ki, Pat Ağmet ölmüş.
Dediler ki, “Allah’an da adaleti yok gardaşlık. Bokunu ellemeden çekti gitti.”
Kala kala ne mi kaldı?
Bir çölmek Kara Zela’nın, bir çölmek de Vesile Ebe’nin özene bezene bastığı on gara okka yağlı peynir.

ÇEPEL
Yusuf İPEKLİ
